Gökten Gelen Işıktan, Yeryüzündeki ve Yeraltındaki Işıklara Selam Olsun..

8 Mart 2017 Çarşamba

Renkler ve Özellikleri



RENKLER

Tarihçesi çok eskilere dayanır. Eski mısır’da, Çin’de ve Hindistan’da eski çağlarda yoğun biçimde kullanılmaktaydı. Son yıllarda ise pek çok uygar ülkede renk tedavisi yöntemleri gelişti. Renk tedavisi tekniklerinin esası insanda enerji merkezleri olduğu varsayılan çakralara bağlanır (Chakralar) Hintliler bu merkezlere Chakralar adını vermişlerdir. Bu merkezlerin her biri bir renkle uyum hayli içindedir. Organik veya psikolojik olarak bu merkezler görevlerini bazen yapamazlar. Dolayısıyla her bir merkezin içerdiği alanlarda ortaya bazı sağlık sorunları çıkar. İşte bu durumlarda her merkezin uyumunda bulunan renk titreşimleri azalır. Renk tedavisinin temeli ise azalan bu renklerin titreşimlerini artırıp eski normal durumuna getirerek şifa sağlamaktır. Hastanın gereksinim duyduğu renk titreşimlerinin yanı sıra gerekli olan renklerle ilgili besinler de tavsiye edilir. Renk titreşimlerinin azalması halinde, gerekli merkeze yapılan renk tedavisi gerektiren hastalık belirtileri, verilmesi gereken renk titreşimleri ve gıda maddeleri şunlardır.

Beyaz: Beyaz renk süper bir renktir. Bu renkle uyum halinde olan Chakra Hintçe’de Udana Chakra adıyla bilinir. Beyaz safiyeti sembolize eden bir renktir. Bu renk merkezi düzenli çalışan kişiler son derece adil, iyiliksever ve toleranslı kişilerdir. Beyaz renk merkezi düzenli çalışmayan insanlarda merhametsizlik, kendine acıma, inzivaya çekilme, insanlardan kaçma gibi belirtiler ortaya çıkar. Bu renk merkezi ile ilgili tedavilerde uzmanlar hastalarının üzerinde altın, inci ve elmas gibi kıymetli taşları bulundururlar. Barsak, akciğer hastalıkları ve şeker tedavisi beyaz renkle yapılır.

Sarı: Vücuttaki sarı renkle uyum hali içinde bulunan merkezi düzenli çalışan kimseler aklı başında, mantık sahibi ve ince kişiler olurlar. Eğer bu renkle uyum halinde olan merkez düzgün çalışmıyorsa kişilerde bencillik artar. Sahtekarca davranışlar belirir. Bu renkle ilgili tedavi uygulamalarında Çinli uzmanlar hastalarının üstlerinde altın, krom, nikel, bakır ve çinko gibi metaller bulundururlar.Tedavi devam ettiği sürece hastalara kavun, mısır, muz ,limon, kabak ve sarı renkli sebzelerle tohumlar yenmesi tavsiye edilir. Sarı renk merkeziyle ilgili olan hastalıkların başında barsak ve mide hastalıkları, şeker, akciğer ve karaciğer rahatsızlıkları gelir. Zihinsel yorgunluk ve kabızlık da bu rengin tedavi ettiği alanlardır.

Mavi: Mavi renkle uyum hali içinde olan kimseler sezgileri güçlü, yenilikler yaratabilen ve politik yönleri güçlü kişilerdir. Gerekli merkezin çalışmaması halinde kişilerde kararsızlık, kırıcılık, çarpıntılar, devamlı ses kısıklığı, baş ağrıları, guatr ve göz hastalıkları görülür. Bu kişiler ayrıca çelişkilerle dolu bir kişiliğe bürünürler. Bu tedavi sırasında uzmanlar hastalarının üstlerinde bakır, kurşun, nikel, kalay ve alüminyum gibi metaller bulundururlar. Yine mavi renk merkezi çalışmayan hastalara mavi renk içeren erik, vişne, kara dut, mavi lahana, patlıcan ve kara üzüm yemeleri tavsiye edilir.

Siyah: Siyah renkle uyum içindeki merkezi düzenli çalışan kimseler hareketli ve çok canlı tiplerdir. Merkez düzenli çalışmadığı taktirde başka kişiler tarafından kolayca etkilenir veya onlara kötü biçimde etkilerler. Bu renkle ilgili tedavilerde uzmanlar hastalarının üstlerinde gümüş ve platin gibi çok değerli madenler bulundururlar. Gıda maddelerinden ise siyah zeytin, siyah erik, kara lahana gibi besinler tavsiye edilir. Eğer dolunaydan gereğinden fazla etkileniyorsanız siyah renkle ilgili merkeziniz iyi çalışmıyor demektir. Bu tür kişilerde akıl hastalıkları ve psikosomatik hastalıklar oluşur.

Lacivert: Bu renge indigo mavisi de denir. Gökyüzünün açık olduğu gecelerdeki renktir. Lacivert renkle ilgili merkezleri düzenli çalışan kimseler ruhsal bakımdan gelişmiş, güçlü bir belleğe sahip kişilerdir. Zekidirler. Olayları bir bütün olarak kavrayabilme yetileri vardır. İyimser kişilikleri onlara tolerans da vermiştir. Bu renkle ilgili merkez düzensiz çalışıyorsa bu kişiler çok unutkan olurlar. Çabuk kızan,anlayışsız ve kötümser kişiler haline gelirler. Bu tedaviler sırasında uzmanlar hastalarının üstlerinde krom, demir, bakır ve brom gibi madenleri bulundururlar. Yine bu tedavi sırasında hastalara mavi ve mor renkli gıda maddeleri yemeleri tavsiye edilir. Akciğer, göz, kulak-burun-boğaz hastalıkları, yüz felci, bazı sinir bozuklukları ve ruhsal rahatsızlıklar bu rengi içeren niteliklerle tedavi edilirler.

Turuncu: Turuncu renk merkezi düzenli çalışan kimseler sağduyu sahibi kişilerdir. İyi insanlar olurlar. Turuncu renkle ilgili ışın tedavisi yapılırken uzmanlar hastalarının üstünde demir, kalsiyum, karbon ve alkalilerin çoğu gibi elementlerin bulundurulmasına dikkat ederler. Tedavi sırasında havuç, zerdali, şeftali, portakal, mandalina ve diğer turuncu renkli meyve ve sebzelerin yenilmesi tavsiye edilir. Bu renkle ilgili merkezleri iyi çalışmıyorsa şahıslarda astım, bronşit, romatizma, gut hastalığı gibi rahatsızlıklar ortaya çıkar. https://kozmikterapi.blogspot.com.tr/p/renklerin-dili.html

3 Ocak 2017 Salı

Enerji Kanalları Nadi ' ler



Enerji Kanalları "Nadi"





Bizim vücudumuz evrenin bir minyatür kopyasıdır. İnsan bedeninde 72.000 enerji kanalları var. Nadi hayat enerjisi Prana’nın aktığı kanal sistemidir, Sanskrit dilinde ‘kanal’, ‘tüp’ anlamına gelir. Nadi kelimesi ‘Nad’ kökünden geliyor, anlamı ‘içi boş tüp’, ‘ses’, ‘titreşim’, ‘rezonans’. Ayrıca, ‘hareket’ olarak da tercüme edilir.

Üç ana enerji kanalı vardır: Sol kanalı İDA, sağ kanalı PİNGALA ve merkez kanalı SUSHUMNA. Sushumna kanalının içinde daha da ince binde bir saç kalınlığında ‘Chitrini’ kanalı var. Bu Chitrini kanalında çakralar bulunur ve onun üzerinden uyanmış Kundalini enerjisi hareket eder. İda kanalı Sushumna’nın solundadır, Pingala kanalı ise Sushumna’nın sağ tarafındadır. Mitolojide bu üç ana Nadi, Hindistan’ın üç kutsal nehirlerine tekabül ederler: Ganj (İDA), Yamuna (PİNGALA), Saraswati (SUSHUMNA).

Sıradan insanlarda Nadi’ler tıkanmıştır. Bir Yogi’nin ise Nadi’lerinin temiz olması önemlidir, çünkü enerjinin engelsiz akmasına ve sonuçta kurtuluşa (Moksha) ulaşmasına yardımcı olur.



SOL KANAL ‘İDA NADİ





Sol kanal Sanskrit dilinde ‘İDA NADİ’ Ay kanalı denilir. O Muladhara çakradan başlayıp insan bedeninin sol tarafından geçer. Agni çakradan, sağ tarafa geçerek süper egoyu oluşturur.

Bu kanal bizim arzu enerjimizi taşır. Arzulardan duygularımız oluşur duygular henüz gerçekleşmeyen arzulardır, bu kanalda geçmişin saklandığını söyleyebiliriz.



Sol Kanalın Kalitesi

Bizim arzularımız eylemin temelidir. Onların hareket güçleri olmadan biz bir şey yapamazdık. Bu kanal sağ sempatik sinir sistemini besler. Sağ tarafta geleceğimizi oluşturan bilinçli zihin var. Gelecekle ilgili düşünülen ne olursa olsun sağ taraf üzerinde kaydedilir.

Sol kanalın en önemli kalitesi ruhun ön koşulundan biri, sevinç getirmesidir. Çocuğun yaşadığı sevinci hatırlıyorsunuzdur veya iki üç yaşlarındaki çocuğu izlemişsinizdir. Gün boyunca fiziksel veya duygusal acılarla karşılaştığı halde, onları hızla unutur. Ayrıca, ağlarlar sonra sakinleşip, tekrar hızlı şekilde sevinçli hale dönebilirler.

Aslında bu sevinç duygusu hala şimdi de bizim içimizdedir. Ancak bu sevinç hayatta yaşanan duygusal ve fiziksel acılardan dolayı bloke edilmiş olabilir.

Sol Kanalın Sorunları

Sol kanalın sorunları genellikle pasiflik veya duygusal aşırılık olarak ifade edilir, aynı zamanda öforiden depresyona kadar götürebilir. Bu dengesizlik ile kendini kontrol etmek kolay değildir ve kötü alışkanlıklardan kurtulmak zordur, en kötü durumda insan takıntılı ve apatik hale gelebilir.

Ayrıca, sol kanal baş bölgesini besler ve sol kanal bozukluklarında ruhsal bozukluklar, epilepsi ve bunama ortaya çıkabilir.

Sol Kanal Sorunlarının Çözümü

Yoga uygulamaları eski sorunları çözmeye yardımcı olarak, sevinç ile varoluşumuzun temelini kalıcı hale getirir. Yani enerji kanallarımız temizlenerek tüm çakralarımız ve nadi kanallarımız uyumlu hale gelir. Enerji dengesi için ilk adım kişisel gelişim yani kendini gerçekleştirmektir.



SAĞ KANAL ‘PİNGALA NADİ’



Sağ kanal Sanskrit dilinde ‘PİNGALA NADİ’ Güneş kanalı denir. O başlangıç olarak Swadhistana chakradan alarak, bedenin sağ tarafından geçer. Agni çakradan, sol tarafa geçerek egoyu oluşturur.

Bu kanal eylem enerjisini taşır. Bu enerji zihinsel ve fiziksel performansı içermektedir. İnsanda sağ taraf hakim olduğu zaman, o soğuk ve agresif hale gelir.



Sağ Kanalın Kalitesi

Sağ kanal bilinçli, zihinsel ve fiziksel aktivitelerden sorumludur. Sağ kanal saflığı, huzuru, barış, düşüncede netlik ve iyi karar vermek gibi…

Gelecek hakkındaki tüm düşünceler sağ kanaldadır. Sağ kanalın hırs ve saldırganlık sonucu olan, toplu bilinç üstüne erişimi vardır.



Sağ Kanalın Sorunları

Sağ tarafın enerjisini çok fazla kullanan bir kişi, sol tarafı zayıf olduğu için sevinç arzusu kaybolur. Aşırı basınç ego tarafına yükselir ve onun balon gibi şişmesine neden olur ve bu merkez kanalını bloke eder. Böylece, tüm sistem dengesiz hale gelir. Şişmiş ego bizim algılarımızın kendi duygularını bastırır. Bu şekilde alınan kararlar ve yapılan hareketler ‘gerekli’ ve ‘mantıklı’ bir inançla, diğer insanları bastırırlar. Sağ tarafın aşırı aktif hali kalp hastalıklarına yol açar.

Sağ Kanal Sorunlarının Çözümü

Düzenli yoga pratiği etkin bir şekilde olumsuzlukları ortadan kaldırır ve kanalları normal hale getirir. Meditasyon ve basit metotlarla çakralar temizlenir ve iç denge enerjiyi yükseğe taşır. Kendinizle çalışarak yenilenmeyi hissedersiniz.

MERKEZ KANAL ‘SUSHUMNA NADİ’



Merkez kanal Sanskrit dilinde ‘SUSHUMNA NADİ’, orta yol olarak adlandırılır. Sushumna Muladhara çakradan başlayıp bin yapraklı Sahasrara çakraya yükselir. Sushumna geçmiş ve gelecek değil, şimdide enerji kanalıdır.

İnsanda bu kanal parasempatik sinir sistemi olarak ve aktif olarak faaliyet gösterir, yani bilinçli olarak kontrol edemediğimiz şeyler, kalp atışları, akciğerlerin hava ile dolumu, dolaşım sistemi organlara oksijen taşıması gibi.

Sushumna Nadi’den Kundalini enerjisi geçer, sonra bıngıldak kemiği (Brahmarandhra) bölgesine geçer ve İlahi enerji ile bağlanır.

Merkez kanalı gelişmiş ise, biz sezgisel olarak doğru hareket ediyoruz ve bizim tüm eylemlerimiz her zaman bizim ve bütün insanlığın yararına yöneliktir.

Tüm çakraların çalışması dengeli ise, yin ve yang enerjileri de Sushumna kanalında dengelenir. Bu durumda kişinin elementleri dinamik denge halindedir ve ruhsal, zihinsel ve fiziksel olarak mükemmel durum içerisindedir. Fakat, bazı çakralar dengesiz halde olup uzun süre bu durumda tutuluyor ise, enerjik bedende enerjinin fazlalığı veya eksikliği olur ve bu nedenle kişi fiziksel ve ruhsal hastalıklarla karşılaşır.

Sushumna bilinç, uyum ve ilahiyat enerjisini temsil eder ve "şimdi" ile sorumludur. Bu yüzden de manevi öğretmenler geçmiş (ida) ve geleceğe (pingala) sarılmadan, sadece "şimdi" de (sushumna) yani ‘’şimdi ve burada’’ anında olması gerektiğini vurguluyorlar. Bu, kişinin tam enerjik dengesini koruması durumudur.

Ayman Sozakbayeva tarafından yazılmıştır





https://kozmikterapi.blogspot.com.tr/p/enerji.html

8 Aralık 2016 Perşembe

Taç Çakrayı Germe Yüksek Seviyeli İlhamlara Açma Çalışması

Taç Çakrayı Germe

Enerji doğal olarak başınızın üst tarafında birikir, ancak başınızın üzerindeki enerji istasyonunuz olan taç şakra-nız tarafından atılmazsa durgun bir hal alabilecektir. "Taç Şakrayı Germek" bu enerjiyi açığa çıkaracaktır. Bunu yapa­rak, zihninizdeki örümcek ağını temizler ve sinir sisteminizi sakinleştirirsiniz. Bu aynı zamanda baş ağrınızı ya da stres­ten kaynaklanan mide ağrınızı da alacaktır. Taç Şakra size şöyle faydalar sağlayacaktır:

• Zihinsel tıkanıklığı giderir

• Zihninizi tazeler

• Taç şakranızı yüksek seviyeli ilhamlara açar

Taç şakranız, kozmosun yüksek enerjilerine girişi sağla­yan bir kapı, her birimizi saran ve koruyan amniyon sıvımız-dır. Seneler boyunca bana aşırı aktif zihinlerinin aşkın bilgi kaynaklarına teslim olmalarına yardımcı olduğunu anlatan birçok kişiyle tanıştım. Taç şakrayı germek zihninizi berrak-laştırır, boş alan yaratarak enerjilerin kafatasınızın içinde ser­bestçe hareket etmesini sağlar. Ruhsallığmızı yöneten taç şak­ra alanına dikkat etmenize imkan verir.

Giderek çoğalan bir insan kitlesi bu ilhamı ve rehberliği almak için açlık hissetmekte ve doğayla ya da Tanrıyla veya resmin daha büyük kısmını ne şekilde kavrayabiliyorlarsa onunla daha çok bütünleştiklerini hissettiklerini söylemektedir.

Taç Şakrayı Germe egzersizini yaparken derin nefes alın; burnunuzdan alıp ağzınızdan verin (süre, yaklaşık 15 sn):

1. Başparmaklarınızı şakaklarınıza yerleştirin. Parmak­larınızı bükün ve parmak uçlarınızı kaşlarınızın ortasının he­men üstüne yerleştirin (Figür 7 A).

2. Yavaşça ve biraz bastırarak, parmaklarınızı ayırın, böy­lece kaşlarınızın hemen üstündeki deriyi germiş olacaksınız.

3. Parmak uçlarınızı alnınızın ortasında tutun ve germe işlemini tekrarlayın.

4. Parmak uçlarınızı saçınızın bitiminde tutun ve germe işlemini tekrarlayın.

5. Bu modele parmaklarınız bükülü haldeyken ve aşağı­daki bütün bölgelerde bastırmak suretiyle devam edin:

a. Parmaklarınızı başınızın üzerine koyun, küçük par­mağınız saç bitim çizginize gelsin. Biraz bastırarak aşağı doğ­ru ittirin ve ellerinizi birbirinden öteye doğru çekin, bunu, başınızı ayıracakmış gibi yapmalısınız (Figür 7 B).

b. Parmaklarınızı başınızın ortasına koyun, yine aşağı
doğru ittirin ve ellerinizi birbirinden öteye doğru çekin.

c. Parmaklarınız başınızın arkasındaki kavisli bölgede
olacak şekilde yine aynı germe işlemini uygulayın. Bu germe
işleminin her birini bir ya da daha çok kez tekrarlayın.



Taç Şakrayı Germe Egzersizine Test Uygulayın. Başını­zın üzerinde herhangi bir yere tek elinizle dokunun ve part­nerinize diğer eliniz vasıtasıyla enerji testi uygulatın. Muhte­melen, zihninizin karışık olduğu zamanlarda test zayıf sonuç verecektir. Böyle bir zamamnızda Taç Şakrayı Germe egzersi­zini yapın ve ardından yemden test edin.







Figür 7. Taç Şakrayı Germe

Alıntı
Donna Eden

24 Mayıs 2016 Salı

Frekansını Yükselt Şifalan



Frekansını Yükselt Şifalan.

Bir dalganın belli bir zaman birimi (genellikle saniye) içerisinde tekrarlanma sıklığına, yani bir saniye içindeki döngü sayısına “frekans” denir. “Hertz” birimiyle ölçülür. Herşey titreşmektedir. Bu nedenle herşeyin frekansı vardır. İnsan bedenindeki her hücrenin kendine göre bir doğal frekansı vardır. Aynı şekilde, her hastalığın, her bakterinin , her virüsün de doğal frekansı vardır. Her hücreyi kendi doğal frekansına döndürmek, bedeni sağlığa kavuşturur. Bedenin frekansıyla çatışan, onu bloke eden dalga boyları ise hastalığa hatta ölüme neden olabilir. Yalnız maddî/fiziksel şeylerin değil, duyguların, düşüncelerin, isteklerin, ilişkilerin, filmlerin, kitapların, dokümanların, toplumsal konuların ve bireysel bilincimizin de frekansı vardır.
Amerikalı Bilim Adamı Dr. David Hawkins , ( 1927-2012) frekanslar , frekansların bilinç düzeylerinde etkisi , ilişkisi üzerine binlerce araştırma yapmış ve ortaya Hawkins bilinç haritası denen Tabloyu çıkarmıştır. Yaptığı deneylerde , yüksek frekanslı duygu ve düşüncelerin ; düşük frekanslı olanlardan daha güçlü ve etkili olduğunu . En yüksek frekansa ulaşmış bir bilincin düşük frekanslı 70 milyon bilinci dengelediğini klinik olarak kanıtlamış ve Power vs Force – An Anatomy ofConsciousness ( Güç Kuvvete Karşı – Bilincin Anatomisi ) Kitabında detaylı olarak anlatmış.
Bilinç Haritası

Yapılan araştırmalardan kritik seviyenin 200-cesaret olduğu, ölçümü 200 un altında çıkan duyguların düşüncelerin, durumların kişiyi ve çevresini zayıflattığı , yorduğunu, aşağıya çektiğini ortaya çıkartmış.
Bir başka ilginç bulguysa , yüksek bilinç frekanslarının şaşırtıcı sayıda düşük frekansı dengelediği yönünde . Bireylerden herhangi birinin bilinç frekansı yükseldiğinde , çok sayıda düşük frekanslı bilinci etkileyip dengeleme imkanı olması .
Tablo şöyle :
300 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 90.000 kişiyi,
400 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 400.000 kişiyi,
500 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 750.000kişiyi,
600 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 10 milyon kişiyi,
700 seviyesindeki bir kişi ise 200’ün altındaki 70 milyon kişiyi dengelediği görülmüş.

Pozitif ve herşeyi olduğu gibi kabullenen mutlu bir insanın yaydığı enerji, 90.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Sevgiyi gerçek anlamda yaşayan bir insanın yaydığı enerji,750.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Barış ve huzur içinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji,10 milyon insanin yaydıgı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Mevlanalığı yaşayan bir insanın yaydığı enerji,70 milyon insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Peygamber,budha seviyesinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji ise tüm insanlıgın yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir…

Yapılan araştırmalar ve sonuç teyitleri yıllar sürmüş ve yüzbinlerce denek üzerinde çalışılmış.
Hawkins, insanlığın %85’inin 200’ün altında titreştiğini, son dönemde insanlığın ortalama farkındalık seviyesinin 204’e ulaştığını, yani negatif-pozitif sınırını aştığını, ancak insanın anlamlı bir şekilde tatmininin 250’nin altında gerçekleşemediğini yazmaktadır. Bireyler gibi, toplumların ve kültürlerin, ülkelerin, coğrafyaların da titreşim seviyeleri vardır. Bu titreşimler , o alanda yaşayan insanlar, bitkiler , toprak, hava, eşyalar,binalar vs tarafından oluşturulmaktadır. 200’ün altındaki enerji alanları, açlık, kıtlık ve hastalıkların çok yaşandığı, cahillik ve işsizliğin çok olduğu, ilkel şartlara sahip ortamlardır.

Tatmin edici bir yaşam 250 lerde başlamaktadır. 300’lerde teknolojik ve ekonomik olarak çok gelişmiş bir toplum mümkün olmakta, 400’lerde ise yüksek bir eğitim, bilgi, kültür ve sanat seviyesi yaşanacaktır.

500, başka bir büyük sıçramanın gerçekleştiği bir eşiktir. 500’lerin sonlarında toplum artık spiritüel bir toplum haline gelmektedir. 600, bütün topluma şefkat ve sevginin hâkim olduğu, bütün eylemleri sevginin yönlendirdiği bir seviyedir.
Şimdi tablonun 200 ün altında kalan ve 200 ün üstünde kalan kısımlarına tekrar göz atalım . Sonra dönüp içimize, düşüncelerimize, sözlerimize, dualarımıza bakalım . Biz acaba bu tablonun neresindeyiz. Yaşadığımız yeri, mahalleyi, kenti, ülkeyi, dünyayı iyileştirmek için bizim üzerimize düşen nedir ?

Kaynak : Power vs Force

Dr. David Hawkins

7 Nisan 2016 Perşembe

Kozmik Enerji Hakkında




Kozmik Enerji Şifası nasıl çalışır

Kozmik Enerji, “kanal” olarak adlandırılan kozmik bilgileri kullanarak kişinin fiziksel, duygusal ve spiritüel gelişiminin şifalanmasına dayanan eşsiz bir yöntemdir. Kanallar (frekanslar) tarih boyunca şifacılar tarafından geniş ölçüde kullanılmış, günümüz araştırmaları sayesinde ise bu bilgiyi edinmek isteyen herkes bu kadim bilgiye ulaşabilir hale gelmiştir.
Kozmik enerji yönteminin tarihini araştırdığımızda 1918’de Ekim Devrimi sonrasında Sovyetler Birliği’nin St.Petersburg kentinde açılan enstitüde Alexander Barchenko başkanlığında kadim bilgilerin araştırılması için kurulan bir laboratuvara ulaşırız. Barchenko Tibet, Hindistan, Afganistan ve dünyanın çeşitli köşelerine keşif gezileri düzenledi ve 1938’de bu enstitü kapatılana kadar 20 yıl boyunca en etkin spiritüel uygulamaları araştırdı. Araştırmalarda elde edilen tüm bilgilere el konuldu ve sonraki çalışmalar KGB’nin gizli laboratuvarlarında sürdürüldü. Bu çalışmalarda elde edilen bilgiler modern kozmik enerji yönteminin temelini oluşturdu. 1991’de SSCB’nin çöküşünün ardından KGB de ortadan kalktı. Kozmik Enerji ile ilgili bilgiler de eskiden SSCB’nin bir parçası olan Özbekistan’da yaşayan KGB yetkilileri tarafından dışarı sızdırıldı. Vladimir Petrov Kozmik Enerji yöntemini öğrenen ve öğreten ilk sivil vatandaş oldu.
Petrov’un araştırmalarına göre ilk kanallar bundan 400 yıl önce Hintli yogiler tarafından bir toplu meditasyon sırasında keşfedilmiştir. Diğer kanallar da zaman içinde benzer yolla ortaya çıkarılmıştır. Daha sonra 2001’de, Petrov’un Kozmik enerji kanallarını sekiz yıl boyunca uygulamasının ardından, Petrov’un öğrencilerinden Dr.Emil Bagirov modern bilim açısından açıklanamayan birçok faktöre rağmen kozmik enerji kanallarının insan bedeni üzerindeki onarıcı ve güçlendirici etkilerini ispatlamak üzere bilimsel araştırmalara başladı. 2009 yılının Mart ayında Dr.Bagirov Uluslararası Klasik Kozmik Enerji Federasyonu’nu kurdu ve daha sonra bu federasyon 2009’un Aralık ayından Dünya Sağlık Örgütü tarafından tanındı. Laboratuvar ortamında yapılan araştırmalar ile klinik çalışmalar sonrasında Dr.Bagirov birçok bilimsel makale kaleme almanın yanı sıra kozmik enerji kanallarının kullanımına dair sekiz adet de patent aldı. Kozmik Enerji Metodu Rus Geleneksel Tıp Merkezi ve Rusya Profesyonel Şifacılar Birliği tarafından tanındı. Bu metodun etkileri yapılan çalışmalar ve hastaların sayısız geribildirimleri vasıtasıyla teyit edildi.
Kanallar ve insanlar arasındaki etkileşim prensibini anlamak için önce şu üç bileşenden söz edelim: fiziksel bileşen, enerji bileşeni ve bilgi bileşeni. Bunu anlamak için bir bilgisayarı ele alalım. Her bilgisayar işlemci ve araçları gibi fiziksel bir ekipmana sahiptir. Bilgisayarın çalışmasını sağlayan elektrik ise bilgisayarın enerji bileşenidir. Bütün bilgisayar süreçlerinin yönetimi fiziksel olarak var olmayan program paketleri ile yürütülür. Bir bilgisayar programının kütlesi yoktur; program herhangi bir aygıta yazıldığında veya aygıttan silindiğinde bu aygıtın kütlesinde bir değişiklik olmaz. Program paketleri de bilgisayarın bilgi bileşenleridir. Her bir bilgisayar programı bir tür bilgidir çünkü deyim yerindeyse bir program belli bir sürecin nasıl çalışacağını bilir. Evren de aynı bileşenlerden meydana gelmiştir. İlk olarak fiziksel bileşen yıldızlar, gezegenler ve nebulalardan oluşur. İkinci olarak, enerji bileşeni ışık, elektromanyetik enerji ve enerji alanlarıdır. Üçüncü olarak da bilgi bileşeni görülmez, soyut ve doğal bilgi bileşenidir ve bu bileşen evrendeki süreçlerin tamamını yönetir. NASA tarafından yapılan son araştırmalar evrenin %74’ünün karanlık enerjiden, %22’si karanlık maddeden, %3.6’sı galaksiler arası gazlardan ve yalnızca %0.4’ü yıldızlar, gezegenler ve diğer gök cisimlerinden oluştuğunu ileri sürer. Dolayısıyla evrenin %96’lık bir bölümü hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz bir bölüm. Dr.Bagirov’a göre, evrenin bu keşfedilmemiş kısmı kadim uygarlıklar tarafından “spiritüel dünya” olarak bilinmekteydi. Veda’larda evrenin 33milyon tanrı tarafından yönetildiği anlatılır ki bunlar bilim tarafından henüz keşfedilmemiş zeki güçlerdir. Evrenin bu bilinmeyen yanını her yerde mevcut olan ve çeşitli evrensel süreçleri yönetmekte olan program paketleri içeren internet ile karşılaştırabiliriz.
Son olarak, insanlar da üç bileşenden oluşur. Fiziksel bir bedenimiz vardır, enerji düzeyinde ise biyokimyasal enerjimiz yani auramız, eterik, astral ve mental bedenlerimiz, bilgi bileşeni olarak ise çakra adı verilen yalnızca düşünme sürecimizi değil tüm sinir sistemini de etkileyen hayati program paketlerimiz vardır. Çakralar, omurganın çeşitli bölgeleri ile baş bölgesi ile ilintili bilgi merkezleridir. Bu merkezler evrenin bilgi bileşeni ile sürekli bir etkileşim içindedir. Çakralar aynı zamanda kozmik enerji kanalları dediğimiz kanallarla da temasa geçebilir. Kozmik enerji kanalları soyut tabiata ait nesnelerdir ve uygulayıcı ile danışan arasındaki mesafeden bağımsız olarak insan bedeni üzerinde iyileştirici etkilere sahiplerdir. Bir şifa seansı sırasında kanallar ile insanlar arasındaki etkileşim kanallara inisiye olan uygulayıcılar rehberliğinde çalışır. Tıpkı internete girip bir sitenin adını yazarak o siteye girdiğimiz gibi Kozmik enerji terapisti de belirli kodlar vasıtasıyla kanallara bağlanır.

3 Mart 2016 Perşembe

Aynalık Nedir

AYNALIK NEDİR ?


Hikaye şu konuya değiniyor..hani bazen birileri ile yaşadığımız deneyimler olunca şöyle bir yorum alırız ya '' O sana aynalık yapıyor kızma..kırılma ....söylenme dön kendine bak ''
İşte bu yazı AYNALIK konusunu çok güzel deşifre etmiş 

Günün birinde bir derviş, hocasına “Hocam ‘ayna olmak’ diye bahsettiğiniz konuyu tam olarak idrak edebildiğimi düşünmüyorum. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” der.
Hocası dervişi dinler ve ertesi sabah onunla göl kenarında buluşmasını ister. Derviş gün ağarmadan yola çıkar. Bu kadar erken bir saatte hocasının ne anlatacağını merak etmektedir.
Gölün kenarında konuşurlar:
- Evlat, senin iki gözbebeğinden birinde bir leke var. Hangisi olduğunu biliyor musun?
- Hocam çok ufak yaştan beri yanınızdayım. Tekkemizde benim bildiğim hiçbir yerde ayna yok. Uzun zamandır kendi gözbebeklerime bakma şansım olmadı.
- Önce gözlerini kapat ve hangi gözbebeğinde leke olduğunu bana söyle. Ama sakın yanlış söyleme. Eğer bilemiyorsan bilmiyorum de.

GÖRMEK İSTEMEYENDEN DAHA KÖR KİMSE YOK

Hoca cebinden çıkardığı bir ayna parçasını dervişin suratına tutar. Derviş gözleri kapalı halde hissetmeye çalışır ama nafile...
- Bilemiyorum.

- Birinci ders:
Bu dünyada görmek istemeyenden daha kör kimse yoktur. Eğer biri görmek istemiyorsa, gözlerini hakikate sıkıca kapatmışsa ona ayna tutman imkânsızdır.
Hoca yavaşça dervişin başını eğer ve bir çamur birikintisine bakmasını ister. Derviş ne kadar dikkatli baksa da gözbebeklerini göremez.

-İkinci ders:
Kendini temizlememiş kimse sana berrak bir ayna olamayacaktır. Etrafında seçtiğin insanların samimi birer gönül yolcusu olduklarından emin ol.
Derviş, hocasının dediklerini dikkatle dinlemektedir. Hoca gölden bir kap temiz su alır ve dervişin önüne koyar. Derviş tam eğilip gözbebeklerine bakacakken hoca hırkasını çıkarıp dervişin başını örter. Derviş:
- Hocam bütün güneşi kapattınız. Karanlıkta hiçbir şey göremiyorum.

- Üçüncü ders:
Zihnin karanlığı kalbin aydınlığına gölge düşürdüğünde ayna işlevini yitirir. Birine ayna tutmak istiyorsan kalbini sevgiye açtığından emin olmalısın.
Hoca hırkayı kaldırdığında derviş kendi gözlerini görebilmeye başlar. Bir süre baksa da gözbebeklerinden birindeki lekeyi göremez.
- Hocam, ben hâlâ lekeyi göremiyorum.
- Sevgili evlat, aslında gözbebeklerinden birinde leke yok. İnsan zihinle baktığında kusur, gönülle baktığında aşk görür. Kendimizle ilgili takıldığımız kusurların çoğu sahte aynaların bize gösterdiği yanılsamalardır. Bir ustanın çırağa karşı en büyük görevi çırağın kalbinde yatan bir usta olduğunu ona anımsatmaktır. Her insanın kalbinde hakikat gizlenmiştir. Bizim görevimiz o hakikate ayna olmaktan başka bir şey değildir.
Anonim.

27 Ocak 2016 Çarşamba

Sevgi & Saygı


Sevgi, saygı ikilemi tuzaklar 

İnsanın sevgi halleri: 
Sevgi salt kavram olarak değerlendirildiğinde çeşitli duyguları da içinde barındırır ki bu duygular insanın ruhi hareketlilik hallerine göre yaşama tezahür eder. Zaman zaman fiziksel bir eylem sonucunda, ya da eylem öncesi yaşam tecrübelerinin bize hatırlattıklarıyla beraber fiili bir anlam kazanırlar ve bulunduğumuz realitede kavramsal bir sıfat oluştururlar. İnsan olmanın var oluşunun getirdikleri; sevinç, hüzün, acı, saadet gibi çeşitli duygular olmakla beraber yaşamda vuku bulan haller bazen sancılı, bazense huzurlu olur ve özde mutlak bir çıkış noktası barındırır.
Bu durum İnsanın yaradılışından ötürü bulunduğu hallerde sıfatına göre değişkenlik gösterir. Değişken bir yoğunluk periyodu olması, içinde analog bir yapıyı barındırmaması anlamına gelmez. Nasıl ki bir şarkının nota ve makamı var ise, insanında sürekli akış halinde olan kendine özgü nota ve makamı vardır. İlk çıkış noktası hep öz olmakla beraber tetikleyen etkenlerin arasında sosyal yapı büyük bir rol oynamaktadır. Yukarıda da değinildiği üzere sevginin özde mutlak bir çıkış noktası vardır, vuku bulduğu ve bunun sonucunda değer kazandığı alan madde plandır. Fakat bu etkileşimin dışa dönük makro tesir bıraktığı hususu üzerinde karar vermek bizi yanıltabilir. Sonucunu gördüğümüz her eylem öze bilinçli bir rapor vermektedir. Öz ancak bu şekilde kendini besleyebilir. Ayrıca kolektif bir bilinç kazandıkça bulunduğumuz karma realitenin yapısını etkilemektedir. Kısacası insan eylemi sonucunda tesir ettiği canlı, cansız her varlığa bir anlam kazandırır.

Bireysel gelişim: 
Dünya düzeninin karmatik yapısından kaynaklanan sebeplerden sevgi zaman zaman art niyetli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanoğlunun korkuları yaşamlarımızda çeşitli periyotlar barındıran egolar atfettirmektedir. Bunların başlıca kaynağı bireyin kendisidir. Birey sosyal yapının ve içinde barındırdığı çeşitli jenerasyonun modelini kendisine ilke edinmek zorunluluğunu hisseder. Genel olarak çekirdek ailede öz sevgiyle başlayan, bağlamında da anne baba ve/veya kardeşi model alan ilişkilerde aile ortamından aldığı çeşitli ilkelerle yol haritasını çizmeye başlar. Bu ilkeler yapı itibarı ile ahlaksal, dinsel, hukuksal diyebileceğimiz çeşitli ana yollara sahiptirler. Böylelikle çıkarları doğrultusunda kendisine baskın bir veya birkaç ana yol seçmek zorundadır. Neye göre dersek; zeka, eğitim, sosyal çevre, cesaret gibi içsel ve dışsal faktörler demek kafidir. Bireyin yaşam içindeki tedirgin bir karaktere ilk ivmeyi kazandıracak durum, kendi gelişimine uygun bir rol kaygısı olma korkusu, varlığını sürdürememe korkusu gibi tedirgin edici sebepler ego yaratarak yaşamda kanser etkisi gösterebilir. Bu da bireyi başarısızlıktan başarısızlığa alır götürür.

Zincirleme etkileşim:
Toplumlar; doğal kaynakları, eğitim düzeyi, ilkeleri, coğrafyası, sanayisi, tarım ve hayvancılığı, jeolojik/jeopolitik durumu ve ülke sınırları ile refah düzeylerinin çıtasını yükseltme çabası içindedirler. Paralel olarak aynı korku bir ülkenin toplum psikolojisini ve yönetimini de etkilemektedir. Bu korkuların başlıca sebebi doğal kaynaklara sahip olma ve ülke sınırlarının korunması adına doğayı hunharca yok etme gelmekle beraber doğanın bir gün tüm insanlığı silkeleyeceği hep unutulmaktadır. İlk bakışta sebep bu şekilde görünse de makalenin bir sonraki bölümünde örtüyü bir miktar daha aralamaya çalışacağım. Gizli rejim sistemlerinin yaşama etkisi: Toplumlar bir çok sistemin pençesi altında akid taraflar olarak cebelleşmektedir. Bazı aç gözlü toplumlar sözde jeopolitik sebeplerden dolayı zayıf ve refah düzeyleri düşük toplumları bir takım sistemlerin arkasına gizlenmiş rejim sistemleriyle sindirmeye çalışmaktadırlar. Tarihin çok eski dönemlerinden gelen aristokrat aileler kara aristokrasi anlayışıyla yerküremizin stratejik coğrafyalarında kendilerine mesken edinmişlerdir. Diğer adıyla burjuva sınıflar olarak tanınan bu aileler dünya kaynaklarını bencilce tüketmektedirler. Kaynak tüketimi başta askeri olmak üzere, tıp, iletişim, bilişim, ulaşım gibi alanlarda üretim sağlamaktadır. Bankalar ve kendi yarattıkları borsa sistemleriyle de çok yüksek oranda kazançlar sağlamaktadırlar. Bağlamında, bugün hızla artan dünya nüfusu ve hızla tüketilen kaynakların yetersizliği insanlara insan gibi yaşamayı unutturmaktadır. Tablo istikrar açısından her ne kadar faydalı bir süreç olarak görünse de tüketilen kaynaklara doğru orantılı olarak toplumunda tüketme isteği olması gerekmektedir. Emperyalist düzenin kurucuları burjuva sınıfı bu işi suni sıcak savaşları da üreterek ilaç ve askeri alanda tüketim zincirini sağlamaktadırlar. İletişim alanında medya da aynı burjuva sınıfının bir portresi olduğu için insanları gerek tüketimde gerekse bilinçaltını yönetme adına yaptıkları dizi, program ve filmlerle kaotik bir toplum yaratma peşindedirler, başarmışlardır. Bu da aileye aile içi şiddet, geçimsizlik, huzursuzluk gibi olumsuz koşulları sağlamakta ayrıca ailenin dağılmasına yol açabilmesi gibi olumsuz etkenleri de yanında getirmektedir. Boşanma oranları dünya genelinde hızla artmakta, hoş olmayan bir tablo açığa çıkmaktadır. Dini ölçeklerde ve ruhsal planları da göz önünde bulundurdukları bu süreç insanların yaradılış gayesini anlama adına çıktıkları tefekkür yolundan uzaklaştırmaktadır. Toplumlar dini kalıpların bozulmaması adına korkularından ötürü yaratanı anlamaktan ve deneyimlemekten çok şekilci, ezberci ve şeraitçi (koşulcu) düzeni kendilerine ilke edinip körelmeye başlamaktadır. Empoze çirkin yüzüyle diğer kuşaklarda da kendini tekrar ettirmekte, insanlar kaygılarından ötürü dini bir araç olarak değil, amaç olarak yaşamlarına katmaktadırlar. İnsanları düşünme tembeli yapan bu durum, her dini toplumda çeşitli tarikatların ve misyoner rejimlerin doğmasına yol açmaktadır. Böylelikle dini alanlarda da toplumsal parçalanmalar gerçekleşerek insanın kendini keşfetmesi engellenmektedir.

Sevginin sindirilmesi: 
Mutsuz olan, yaşam amacını unutmuş ve kendini bilmeyen bir toplum yaratıldığında bu topluma suni mutluluk satmak çok kolaydır. Çünkü topluluk sunidir. Sahne kuklacınındır. İpler kuklacının elindedir. Oyunun başlangıç ve bitiş zamanını kuklacı belirler ve replikler kuklacıya aittir. İzleyicide toplumun kendisidir ve ödeme kuklacıya yapılır. Çünkü birey artık sistemin bir parçasıdır. Giydiği pantolon, koluna taktığı saat, gözlüğü, cep telefonunun markası, arabasının markası bireyin kalitesiyle özdeştir. Böylelikle özden gelen sevgi kanalları tıkanmaya başlamakta yerine kaygı, korku, hırs gibi egolar sevgi üzerinde baskın çıkmaktadır. Yaşam tecrübeleri öze geriye dönük olumlu rapor veremez. Çünkü yaşanılan hayat çok hızlı bir koşuşturmaca içinde sıfırdan başlar, sıfırla biter. Koşulsuz olan sevgi koşullulaşır. Her şeyden karşılık beklenmekte ve sevgi anlamını yitirmektedir.
Böylelikle ‘’Çünkü’’ ve ‘’Eğer’’ türü sevgiler ön plana çıkmaktadır.
-Seni seviyorum, çünkü araban var.
-Seni severim, eğer bana araba alırsan.. gibi örnekler verilebilir.
Diğer bir bakış açısı ile sistemin kucağındaki kelimelerden biri sevgidir. Fakat bilinen sevgiyle pek yakınlığı yoktur. Bu tür sevgi yaklaşımları toplumu sömürme ve beyin yıkama adına yapılan bazı organizasyon yöntemleridir. Sistemden kaçmak için arayış içine giren insanlık yine kendini aynı sistemin farklı bir kolunun içinde bulur. Sevgi, ışık, aydınlanma gibi kamuflajlı sözlerin peşinden sürüklenip gider.

Saygının önemi: 
Doğru şartlar altında bir toplumda toplumsal farklılaşma ve farkındalık gerçekleşebiliyorsa, toplumsal gelişim ve toplumsal ilişki de sağlanabilmektedir. Fakat bu etkenlerin bir düzen içinde gerçekleşebilmesi için bireysel gelişimin kalitesi ön plana çıkmaktadır. Kaliteyi belirleyen statü şüphesiz saygıdır. Saygı çekirdek aileden bireye empoze ettirilmelidir ki karşılıklı etkileşim sağlanabilsin. Empoze demek zorundayım çünkü empoze kelimesi yaşamımızda kalıp olarak algılayabileceğimiz hiçbir kavramın üzerinde bu kadar güzel duramaz. Örneğin; Saygı olursa karşılıklı anlayış olur, doğa korunur, hayvanlar korunur, özveri olur, sevgi özde daha iyi şekillenir, medeniyet ve çağdaşlık olur, dürüstlük olur. Saygı olursa sömürgecilik, hırsızlık, sahtekarlık, dolandırıcılık olmaz…gibi örnekler verilebilir. Görüldüğü üzere saygıyı yaşamımızda en ön plana koyduğumuz zaman bir tampon vazifesi görmektedir. Her birey saygı kalıbını kendi yaşamına aktarma becerisine sahip olabilirse, hayatımızı bizden alan, ‘Tavşana kaç, tazıya tut’ diyen suni sistemleri hırpalayabilecek yegane kalıp olacaktır. Saygı içinde sevgiye de barındırır ki bu çok önemli bir husustur. Yaşanabilir bir dünya için saygı ve sevgi sizlerle olsun.

Yazan : Hakan Özcan

20 Ekim 2015 Salı

AFFETMEK NE DEMEKTİR ? AFFETMEZSEK NE OLUR?





AFFETMEK NE DEMEKTİR ? AFFETMEZSEK NE OLUR?http://kozmikterapi.blogspot.com.tr/2015/10/affetmek-ne-demektir-affetmezsek-ne-olur.html

Affetmek, başkalarının yarattığı koşullardan ve yanlışlardan dolayı kendimize acı vermeye, ya da başkasının bize acı vermesine izin vermemize son vermek demektir.

Affetmek, bir kesiftir… Bir yanlışı silmek değil, affettiğimiz kişiyle aramızdaki benzerliği keşfetmektir.

Affetmek unutmak değildir.. Geçmiş unutulmaz.. Unutmamalıyız da.. Ama geçmişte yapılanların yıkıcı etkisini ortadan kaldırmaktır. Artık acıyı hissetmemektir.

Affetme süreci, yas tutma sürecidir.. Kişi affetse de kaybetme duygusunun ve yaralanma duygusunun acısını hissedebilir. Onarım zaman gerektirir.

Affetmek yapılanları onaylamak, hoş görmek değildir.. Yapılanları önemsiz farz etmek, örtbas etmek, yapılanların kötü olduğunu geçersiz farz etmek ya da o kişinin hakli olduğunu zannetmek de değildir.. Tam tersi “yapılanlar kotuydu.. İncitti ” diyerek ve yüzleşerek yola çıkılır.

Affetmek o kişiye kendimizi daha büyük hissettirerek onu bize karşı borçlu kılmak ta değildir.. Bu bir ego oyunu olabilir ancak.
Affetmeyi seçtiğimizde kimse bize borçlanmayacaktır. Diğer insanin da affetmesini, özür dilemesini, değişmesini ve
Bizim istediğimiz gibi olmasını beklemeyeceğiz. . Çünkü biz ancak kendimizi kontrol etmeye muktediriz..
Bir başkasının seçimlerini kontrol edemeyiz. Böyle bir gücümüz yok..

Affetmek fedakarlık değildir.. Katlanmak hiç değildir.. ” iyilik perisini” oynamak ta değildir.

Affetmemiz için illa o kişiyi anlamamız gerekmez.. Olayları illa hatırlamamız da gerekmez.

Affetmek o ana mahsus bir durum değildir.. Bir süreçtir.. Zaman içersinde sabırla yavaş yavaş olur.

Affetmek bir secimdir.. Amaç bizim öz mutluluğumuz, rahatlamamız, özgürleşmemiz, hastalanmamamız ve hayatimizi sağlıklı ve mutlu yaşamamızdır.

Affetmek, o kişiyi sevmek değil, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil,
O kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil,
O kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil,
O kişiyi suçsuz ya da hakli bulmak değildir.

Affetmeyi gerektiren her yara ve travma, içinde önemli bir dersi de barındırır.
Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşmemiz, yüzleşmemiz gerekebilir. .
Cesurca bunu yapmalıyız.. Zira affetmenin gerçek yolu buradan gecer.

Affetmek öfke ve intikama yatırım yapmaktan vazgeçmektir.
Affetmek kendimize verdiğimiz en büyük armağandır..
ACI, öfke ve çaresizlik hislerinden özgürleşmektir. .. Geçmişe değil, şimdiye ve geleceğe yatırım yapmaktır.

Affetmek kendini yiyip bitirmek ya da kişiye bedel ödetmek yerine, var olan enerjimizi kendimizi geliştirmek için kullanmamızı sağlar.

Gerçek affediş, mazeret uydurmak ta değildir.. ” annem babam yapabileceklerinin en iyisini yaptılar.. Naapsinlar.. Ah canim benim” demek te değildir.

Öfke ve affetmek birbirinin zıttı değildir. Üzerinde birlikte çalışılması gereken olgular ve duygulardır.

Affetme süreci nasıl başlar?… Nasıl affedebiliriz?

1) Önce acıyı, travmayı kabul etmek ve yüzleşmeye kendimizi hazır hissetmek

2) Kendimizi tanımak, bu süreç içersinde bir yandan kendimizi affetmeye de başlamak

3. Basamak: sınırlarımızı çizmek.. Kendimize güvende hissettiğimiz bir alan yaratmak…
Yanı ” tamam.. Bugüne kadar yaptığın yanlıştı.. Kotuydu.. Bana acı verdi..
Ama artık dur.. Bundan sonra buna izin vermiyorum.” diyebilmek ve bu sınırı koymaya karar vermek.

4) Kendi duygusal tepkilerimizle yüzleşmek.. Değişecek olan diğer insan değil, biziz..
Yanı beklenti ondan değil, kendimizden.

5) Öfkemizi kullanacağız. .. Önce kendi öfke ve çaresizlik hislerimizi fark edeceğiz. .
Öfke enerjimizle sınırlarımızı yeniden belirleyeceğiz.

6) Affetmenin kısa yolu, sihirli tarifeleri yoktur.. Bir süreçtir,, sabır gerekir.. Herkes için farklı yaşanır.

7) Objektif olarak bize acı veren durumla yüzleştiğimiz zaman, derin bir mutsuzluk ve yoğun bir öfke,
Korku hislerinden sonra gerçek uyanış başlar ve yeniden sevme gücünü kazanma sansını elde ederiz.

8) Bütün bunları yapmadan affetmeye çalışmak sağlıklı ve yararlı olamaz.
Eğer biz bır cesaret yüzleşmezsek,
Travma kendini değişik kılıflarda, obje değiştirerek yine karşımıza çıkarak tekrarlayacaktır. .
bazen de ” marazı ask” kılıfı altında çıkacaktır karsımıza..
Marazı ask, çocuklukta yarım kalmış öfke ve obsesyonun erişkinlikte yeniden yaratılmış halidir.

9) Duygularımız bilinç altımızın tercümanıdır. .
Duygularımızı dinlemeyi anlamayı öğrenmeliyiz ve duygularımızın rehberliğine izin vermeliyiz..
Acılarımızı dolu dolu yasamadan yapılan affedişler gerçek affediş değildir,
Affettiğimizi söyleriz ama acı bilinçaltına gömülür,
Hiç olmadık yerde hiç olmadık şekillerde farklı objelere yansımalarla patlamalar yasarız..
Bu da bize zarar verir.

10) Affettikçe bir zamanlar gözümüze canavar gibi görünen insanın gittikçe boyutu gözümüzde küçülür…
Bizi bilinçli kırmaya çalışan ya da kotu niyetli davranan, zarar veren kişi
Zaten kendi yarattığı cehennemi yaşamaktadır.
Zaten yaşamında mutlu olsa, kendiyle barışık olsa hiç bunları yaparmı?
Başkalarına zarar verme güçsüzlerin, sevecenlik, affedicilik güçlülerin işidir.

11) Çocukluk döneminin travmalarıyla yüzleşmek çok önemlidir..
Yoksa eşimizle olan yaşantımızda, patronumuzla ilişkilerimizde hemen aynı sorunlar karsımıza çıkıverir..
Örn: çocuğunu sevgiyle boğan kontrolcü ebeveyn,
Kendi doğrularını empoze etmeye çalışan mukemmeliyetçi ebeveyn,
Babaların yonettiği yaşamlar sevgi nefret ilişkisi yaratabilir. .
Bunları bastırmaya çalışırsak ruhsal gelişimin yolunu tıkarız…
Derken önce ruh hastalanır.. Sonra beden.

12) Gerçek affediş, zarar veren kişi için ” sen kendi öfkeni kusuyordun ama bu bana zarar veriyordu..
Artık bana zarar veremezsin.. İzin vermiyorum.. Bitti..
Artık benim üzerimde hiçbir gücün yok. Ben özgürüm.” diyebilmek, hissedebilmek ve karar vermektir.

13) Öfke enerjisinin görevi bize yeniden sınırlarımızı belirlemek gücünü vermektir..
Onun için ikisi aynı süreç içerisinde yaşanır..

14) Acıyı ilaçlarla uyutmaya ve gömmeye çalışmak bir tedavi yolu değildir..
Kendimize yönelik işlediğimiz bir suçtur..
İlaç tedavi etmez sadece semptomları geçici olarak bastırır..
Kökten iyileşme ancak farkındalıkla ve kendini derinden tanıma sureciyle olur..
Bedensel hastalıklar da duyguların hastalığıdır. .
Tedavisi yine duyguların açığa çıkmış enerjisi ile sağlanır.

15) Duyguları ifade etmek bastırmaktan daha sağlıklıdır. .
Ama ideal yol, duygularımızı rehber alarak, onları kanalize edebilmektir. .
Duygularımızı bastırırsak kendimize zarar veririz..
İfade edersek karşı taraf incinebilir. .
Ama kanalize eder yani yüzleşerek sınırlarımızı net bir şekilde çizersek, bu zarara izin vermemiş oluruz.

16) Affettiğimizi nerden anlarız ?
Artık o insandan korkmuyorsak, özellikle de onun da iyileşmesi için duacı isek,
Başına kötü birşey gelsin ya da mutsuz olsun beklentisinde değilsek,
Ve o kişiyi kendisiyle başbaşa bırakabiliyorsak,
O kişinin adı geçtiğinde artık yüreğimizde acı hissetmiyorsak, bilelim ki affetmişiz..
Lütfen bunu farkettiğimiz gün kendimizi kutlayalım..
Ama unutmayalım ki bu bir süreçtir.. Yas sürecidir.. Zaman ve sabır gerekir.. Zoru başarmaktır.

17) Affetmek kimseye yaptığımız bir iyilik ya da yücelik hali değildir…
Sadece kendi ruhumuzu tedavi etme ve iyileştirme sürecidir..

Peki affetmezsek ne olur??

Sürekli bir güçsüzlük, acizlik duygusu içinde oluruz.. Kendimizi sık sık kurban ilan edebiliriz..
Çaresizlik yakınmalarımız hep değişik objeler aracılığıyla gündeme gelir.
Zira tüm onları yapan “kötü kişi ” olacağı için biz otomatik olarak “iyi kişi” konumunda oluruz.
Affetmediğimiz surece içimizde derinlerde devamlı bir haddini bildirme arzusu, intikam duygusu,
Gurur, kıskançlık, pişmanlık, kendimizi hep hakli gösterme çabası, zannedilen bir reddedilmişliğin incinmişliği,
Sevgisizlik, affedemeyeceğine inanma, obur kişinin mutluluğunu istememe gibi negatif duygular içersinde olunur.

Veeee tüm bunların sonucunda:
Hayır deme zorluğu, yani kendi bireysel sınırlarını koyamama,
Farkında olmadan kendini cezalandırma ( çünkü bu duygular, arzular ve hırslar bilincin derinliklerinde “suçluluk hisleri” yaratacaktır ve bilinçaltı ” suçlular cezalandırılmalıdır ” komutu verecektir.)
Güzelliklerden mahrumiyet ve utanç
Zarar verici ilişkiler
Dürtüsel, zarar verici davranışlar
Bağımlılıklar
Kazalar
Hastalıklar
Depresyon
Yabancılaşma, yalnızlık
Büyüyememe
Risk alamama
Mutlu aile kuramama
Başkalarının hayatlarını yaşama vs. vs. olacaktır
Hiçbirşey için geç değildir!
Hepimize affetme gücü diliyorum..

Alıntı / Dr. Şule Tokmakçıoğlu 

Sinirlerinizi Güçlendirme Teknikleri






Sinirleri Güçlendirme Teknikleri

Zihnimizi zorladigimizda çesitli kimyasal reaksiyonlar sonucu beyindeki sinir uçlari uyarilarak yeni hücrelerin yapilandirilma…si saglanir. Yani beynimizin bir kas gibi çalistigini düsünün. Ne kadar fazla çalistirirsaniz o kadar çok güçlenir. Halk dilinde buna \”kafayi çalistirmak\” denir. Çalismayi biraktiginiz an kasta sarkmalar, güçsüzlesmeler, beyin hücrelerinde \”toplu ölümler\” baslar.

Agrilar nimettir, vücutta ortaya çikan rahatsizliklari haber veren alarm sistemleridir. Saglikliyken iç organlarimizin çalistigini fark edemeyiz. 5 duyumuz ve iç organlarimizdan beyne bilgi götüren, beyinden gerekli emirleri getiren sinir telleri vücudumuzun mükemmel çalismasini, böylece hayatimizi devam ettirmemizi saglar. Beyne vücudun çesitli yerlerinden bilgi götüren sinir tellerinden bir kismi istihbaratçi gibi çalisarak islerin yolunda gidip gitmedigini haber verir. Bu istihbarat birimlerine ‘Jeed back\” devreleri denir. Bunlardan gelen istihbarat bilgilerine göre gerektiginde beyinden organlara çalisma tempolarini normalde tutacak yeni emirler gönderilir. Mesela vücut isimiz 36-50 olmasi gerekirken dis tesirler sebebiyle yükselince feed back devreleri derhal beyne haber verir. Beyin aldigi bilgileri degerlendirip isiyi normale indirmek için ter bezlerini faaliyete geçirir. Yine hücrelerdeki besin miktarinin düstügünü farz edelim. Bu durumda kandaki seker orani da düser. Feed back devreleri vasitasiyla kandaki seker oraninin düstügünü haber alan beyin, adrenalin salgi bezlerini faaliyete geçirir. Depo halindeki yedek seker kana verilerek kan sekeri seviyesi normale çikarilir. Hastalik sirasinda beyin düzeltemeyecegi durumla karsilasinca hastalik mikroplarinin veya baska sebeplerin zarar vermeye basladigi bölgeye agri mesajlari göndererek bizi uyarir. Biz de agrimizi dindirmek, hastaligimiza çare aramak için doktora kosariz.

Sinirleri güçlendirme teknikleri:
1. Yeni bir dil ögrenmek.
2. Ezber yapmak.
3. Yeni bir kitap okumak.
4. Beyni oksijensiz birakmamak maksadiyla temiz havada bulunmak. Beynin de oksijene ihtiyaci var. Oksijen beyin kan dolasimini artirarak hücrelerin yenilenmesini, dolayisiyla hafizayi güçlendirir. ister spor yapin, ister yavas tempolu bir yürüyüs. Beyin hücrelerinin oksijen ihtiyacini karsilamak için günde en az 20 dakika temiz havada bulunmak sart.
5. Düzenli uyku. Ayni saatlerde yatip kalkma aliskanligi edinin. Bu biyolojik ritminizi düzenledigi için beyin hücreleri üzerinde olumlu etki yapar. Uykudan önce 30 gr. tavuk, balik, tofu (soya peyniri) bir limonla ya da yogurtla birlikte yenmeli. Kisinin uyku bozuklugunun oldugunu anlamak için birkaç belirtiye dikkat etmek yeterli. Sabah yorgun uyariyor; unutkanlik, yorgunluk, konsantrasyon bozuklugundan yakiniyor; son zamanlarda daha çabuk sinirleniyor; kolay kilo veremiyorsaniz; tansiyonunuz kolay düzenlenemiyorsa sebep uyku bozuklugu olabilir.
6. Sindirim sisteminizi yoran yiyeceklerden uzak durmak.
7. Asin stresten kaçinmak. Hep stres altindaysaniz, bir ruh hekiminden yardim alin. Stres her tasin altindan çikiyor. Vücudun bir numarali düsmani stres beyne de zarar veriyor. Hücrelerin erken yaslanmasina ve ölmesine sebep oluyor. Bu yüzden çok yogun çalismak, psikolojik travma gibi agir stres dönemlerinde unutkanlik artiyor.

Stresle etkili mücadelede varilan son nokta:
Stresinizi sevin!
Stresi önlemek mümkün degil ama azaltmak mümkün.
Stresten kurtulmanin en etkili yolu B vitaminidir.

Sinirleri güçlendiren sifali bitkiler ve gidalar:
– B vitamini: Sinirlere iyi gelir; findik, et, yesil sebze, patates ve muzda bulunur. Çok sinirli hissettiginizde bir avuç yer fistigi, ceviz yiyin. Sinirleriniz gevser.
– Tabii gidalar: Sarimsak, nane, vanilya, elma gibi tabii besinler de sinirleri güçlendirir.
Elma sirkesi-bal karisimi: Kalbi ve sinirleri güçlendirmek için düzenli elma sirkesi bal karisimi alinmasi tavsiye edilir.
– Akdiken suyu: Bir yudum akdiken suyu yasli kalbi takviye eder. Hiçbir zarar vermeden kalp damarlarindaki kanin rahat dolasimini saglar. ihtiva ettigi yüksek miktarda potasyum zehirlerden arinir, dengeli su kullanimi saglar. Bu durumdan bilhassa kalp kaslari, damarlari ve sinir hücreleri faydalanir.
– Findik: Sinirleri güçlendirir. B vitamini disinda HGH hormonu olusumunu tetikleyen proteinler ihtiva eder.
– Anason: Yatistirici, rahatlatici, spazm çözücüdür. Uykusuzluga etkilidir. Sinirsel mide, bagirsak gazlari, kalp çarpintilarinda kullanilir. Sakinlestiricidir. Bas agrilarini giderir.
– Basalban: Bas dönmelerinde çarpinti, uykusuzluk, migrende önemlidir. Ruhi yorgunluk ve hafiza zayifliginda kullanilir, vücut direncinin artmasina yardim eder. Sinir ve sindirim sistemini uyarir. Kan dolasimini hizlandirir.
– Karabas lavanta: Agri kesici, sinirsel bas agrisini dindirici, yüksek tansiyonu düsürücü etkisi vardir. Yatistiricidir, sinirleri ve kalbi güçlendirir.
– Melissa: Huzursuzluk, sikinti gibi vücuttaki halsizlik belirtilerini tedavi eder. Sinir sisteminden kaynaklanan bas agnlarini giderir. Kasilmalara karsidir, uykusuzlugu giderir, sakinlestirir, migrende etkilidir.
– Serbetçi otu: Rahatlaticidir, uyutucu, nefes açici, sinirsel mide agrilarini giderici, sindirimi kolaylastiricidir. Bedeni güçlendirici bir toniktir. Merkezi sinir sistemi üzerinde uyarici etki yapar.
– Kedi otu: Yatistirici, stres gidericidir. Sinirsel yorgunluk, heyecanlanma, kalp çarpintilari önler. Spazm çözücüdür; ruhi bozukluklar, sinir kökenli bas agrilari, migrende kullanilir.
– Lavanta: Sinirleri yatistiricidir, spazm çözücüdür, depresyonla ve stresle ilgili bas agrilarinda iyilestiricidir. Bitkinlik ve güçsüzlükte merkezi sinir sistemi, dolayisiyla bedeni güçlendirici toniktir. Sinirsel mide-bagirsak gazini alir.
– Feslegen: Uyarici ve spazm çözücüdür. Sinirleri güçlendirici etki yapar. Bedeni güçlendirici tonik etkisi ve yatistirici özellik tasir.
– Bahar: Antibiyotik ve antiseptik özellik tasir. Çarpintilari giderir, teskin edicidir. Solunum, dolasim, idrar yollarinda tedavi edicidir.
– Sögüt kabugu: Agri kesicidir, uykusuzlukta kullanilir. Aspirinin ana maddesidir. Kuvvet verici olup sinirleri yatistirir. Romatizma, mafsal iltihaplarinda kullanilir.
– Kayisi: Sinirleri gevsetir. Bol miktarda A, B, C vitaminleri, protein, seker, madensel tuzlar ihtiva eder. Dünyanin en dogal sakinlestiricisidir. Sinirleri gevsetip rahatlatir.
– Nane: Sinirleri güçlendirici, yatistirici özelligi vardir.
– Magnezyum: Sinir sisteminin, kaslarin gevsemesini saglar. Sakinlesmeye yardimci oldugundan \”antistres minerali\” diye bilinir. Sinirlerin düzenli faaliyetine yardim eder; antialerjik, agri kesici, sinirleri güçlendirici etkisi vardir. Kuru baklagiller, findik, fistik, badem, muz, kakao, patates, bitkisel yaglar, bal kabagi, susam ve maden sulan magnezyum deposudur.
– Kavun: Sinirleri yatistirmada etkilidir. içindeki B vitamini krom ve iyot sinirleri teskin eder. Kisiyi sakinlestirir.
– Sinir sistemini teskin edici: Bergamiye, limon, ogulotu, papatya, lavanta.
– Sinirleri uyanci: Neroli, nane, yasemin, reyhan.
– Sinirleri güçlendirici: Oğulotu, lavanta, biberiye, ardıç, papatya, misk, adaçayı.
Sağlıklı olun
kaynak: Ahmet İdris Ulutaş

18 Ekim 2015 Pazar

Beyninizi Güçlendirin


Mutlaka okuyun

1- Beyin açık havadayken ve ayaktayken daha iyi çalışır. İnsan beyninin ayaktayken yaklaşık yüzde 10 daha fazla çalıştığı düşünülmektedir. Hayatınızla ilgili Önemli kararlar alırken açık havada veya doğada deneyebilirsiniz.

2 – Yürürken kolları sallamak beynin performansını olumlu etkiliyor. Önemli kararlarınızı açık havada, kollarınızı sağa sola sallayarak yürürken almaya ne dersiniz?

3- Yabancı bir dil öğrenme beyni güçlendiriyor. Her gün birkaç yabancı ya da yerli yeni kelime öğrenip, kullanabilirsiniz. Sözlük okuyabilirsiniz. Alışveriş listesi veya telefon numaralarını ezberlemeyi deneyebilirsiniz.

4- Zihinsel jimnastik /antrenman yapın. Bunun için çeşitli bulmacaları çözebilirsiniz. Satranç gibi akıl oyunları oynayın.

5 – Rutin olarak tekrar ettiğiniz davranışlardan vazgeçin. Bazen telefonu sol elinizde tutun, çantanızı diğer elinizle taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin. En azından bir günlüğüne televizyon kumandasını sık kullanmadığınız elinizde tutun.

6 – Entelektüel zevklerinizi geliştirmek için her gün mutlaka iyi bir özdeyiş antolojisinden birkaç cümle okuyun. Beyninizi kaliteli cümlelerle besleyin!

7 – Her gün güzel bir resme veya fotoğrafa bakmaya çalışın. Estetik algınız, gördüğünüz estetik şeyler kadar gelişir.

8 – Sevdiğiniz bir müziği bir süre gözleriniz kapalı dinleyin. Beyin otoriteleri tarafından klâsik müziğin zekâya 7 puan ekleyebildiği iddia edilmektedir.

9 – Günde aklınızdan 60 bin ile 80 bin arası düşünce geçer. Bu düşünceler ne hakkındaysa, hayatınız da ona göre şekillenir. Unutmayın, kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda da onu çoğaltırsınız.

10 – Bir konu hakkında düşünürken, nasıl düşündüğünüzü de gözlemleyin. Düşünmek üzerine düşünmek, beyin ve düşünce kapasitesini artırır.

11 – İyi bir uyku kaliteli bir beyin için şarttır. Çok uyuyorum diye üzülmeyin. Einstein‘in günlük 10 saatten fazla uyuduğu biliniyor. 24 saati geçen uykusuzluk beyinde sarhoşluğa benzer bir etki yapar.

12 – Bol ve temiz oksijen beyin için çok önemlidir. Beynimiz ağırlık olarak vücudumuzun yüzde 2’sini oluşturduğu halde, vücuda gelen oksijenin yüzde 25’ini tüketir. Oksijensiz kaldığımızda ölümü gerçekleşen ilk organımız beyindir. Odanızın penceresini açarak kendinize bol bol oksijen ısmarlayın.

13 – Farklı düşünme tarzları beyninizi geliştirir. Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin. Sizden farklı düşünen insanlarla konuşun.

14 – Kullanılmayan organ körelir. Sürekli televizyon seyrederek beyninizi “düşük viteste çalıştırmayın.

15 – Beynin en tehlikeli yanı “ters çaba” kuralına göre çalıştığı anlardır. Başınıza gelmesinden en çok korktuğunuz şeye odaklanırsanız, korktuğunuzu başınıza getirir! Buna ters çaba kuralı denir. Beyin odaklanılan hedef olumsuz olsa bile, bunu gerçekleştirmek için çalışır. Topluluk önünde konuşma yaparken “acaba heyecanlanır mıyım?” diye düşünürseniz, heyecanlanırsınız.

16 – Beyni yoran monotonluktur. Hayatınızı ne kadar renklendirirseniz, beyninizi o kadar neşelendirirsiniz.

17 – Beyin kısa süreli hafızada beş ile yedi arasındaki bilgiyi işleyebilir. Yeni bir bilgi gelince, bu bilgilerden birini atar. Buna “sihirli sayı” kuralı denir. Bu kural aşılıp aşırı bilgi yüklenmesi durumunda beynimiz “servis dışı” olur. Hayatınızın en büyük kararlarını alırken “kafadan “ değil, tıpkı beş haneli iki rakam grubunu çarparken yaptığınız gibi, bir kâğıt üzerine yazarak ne yapacağınızı hesaplayın.

18 – Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Fiziksel zindelik, zihinsel zindelik getirir. Uzun süre hareketsiz kalmak, zihni de hareketsizleştirir. Spor yapmaya, fazla kilolarınızdan kurtulmaya özen gösterin. Yeterince su için. Çünkü, insan beyninin yüzde 78’i su ile kaplıdır.

19 – Ders çalışırken ilk öğrenilenler, son öğrenilenler, sık tekrarlananlar ve ilginç bulunanlar en çok akılda kalanlardır. Dersleri kısa aralar vererek çalışmak akıllıca bir harekettir.

20 – Bu hafta kafanızı nasıl daha iyi çalıştırabileceğiniz üzerine daha fazla düşünün. Unutmayın, beynimizi daha iyi çalıştırmak için kullanacağımız organ yine beynimiz“Aklınızı “başınıza” toplayın ve kullanın.

Alıntı

9 Temmuz 2015 Perşembe

Magnezyum Eksikliğine bağlı Sağlık Sorunları



Magnezyum Eksikliğine Bağlı Oluşan 37 Sağlık Problemi

Sene, 1936…
Yer, 74. Amerikan Senatosu …
2. oturumda senato kayıtlarına geçen bildirim şöyle:

Bugün nüfusun büyük çoğunluğunun, içi boşaltılmış topraklarımız yeniden optimum mineral dengesine kavuşturulmadan giderilemeyecek, tehlikeli boyuta ulaşmış besin ögesi eksikliklerinden muzdarip olduğunu biliyor muydunuz? Ürkütücü gerçek şu ki, belirli bazı minerallerden yoksun bırakılmış milyonlarca dönümlük tarım arazisinde yetiştirilmiş gıdalarla (meyve, sebze, tahıllarla) beslendiğimiz müddetçe, istediğimiz kadar fazla yiyelim yine de açlıktan kıvranıyoruz demektir. Şurası gerçek ki yediğimiz gıdalar değer bakımından hayli büyük farklılıklar gösteriyor ve hatta bazılarını yiyecekten bile saymamak gerekiyor.

Fiziksel esenliğimiz sistemimize giren kalori, vitamin veya nişasta, protein veya karbonhidratın gramı gramına miktarından çok aldığımız minerallere bağlıdır.

Laboratuvar testleri yediğimiz meyve, sebze, hububat, yumurta ve hatta süt ve etin bile bundan birkaç nesil öncesiyle kıyaslanamayacak denli fakirleştiğini gösteriyor. Bugünün şartlarında mükemmel sağlık için şart olan mineral tuzlarından yeterli miktarı alabilecek kadar fazla meyve sebzeyi yiyebilecek genişlikte midesi olanımız yok bakın. Giderek bir koca mideliler ülkesine dönüşüyor olmamız da bundandır işte!

Tanıdık geliyor mu?
Neredeyse 100 sene önce toprakların modern tarım pratikleriyle nasıl fakirleştiğinden dem vuruluyor. Peki ya bugün durum nedir dersiniz?

Yiyoruz ama bes-len-mi-yo-ruz. Bedenimiz ihtiyacı olan hammaddeyi alamadığı için de doy-mu-yo-ruz ve yine acıkıyoruz. Aşırı kiloluyuz ancak açız, zafiyet derecesinde eksiğiz. Neden eksiğiz? Başta minerallerden…

İşin üzücü yanı eksikliğin farkında bile değiliz ve hayati fonksiyonlarımız için gerekli mineral eksiklikleri kendini gösterdikçe tıp tarafından yeni birtakım “sendrom” veya “hastalık” olarak etiketini alıp farmasötik ilaç reçetesi için sıradaki yerini almakla kalıyor; ne iyileşebiliyoruz ne de alınan ilaçların etkisiyle içine girilen korkunç kısır döngüden bir daha başımızı alabiliyor, kurtulabiliyoruz. Artık bizler de birer kronik hasta olarak haftalık, aylık ilaçlarımız için eczanenin müdavimiyiz.

Sorunun basit bir mineral takviyesiyle ortadan kaldırılabilme ihtimali çok mu inanılmaz geliyor kulağa? En karmaşık sorunun çözümü aslında en basit gözükeni olabilir mi?

Dr. Caroline Dean’in klinik çalışmalarında doğrudan korelasyon gördüğü ve magnezyum üzerine son yıllarda yoğunlaşan bilimsel araştırmalarla da desteklenen 37 tıbbi sorun, altkategorileriyle birlikte toplam 56’ya ulaşıyor.

Düşünün…

“Basit” [fakat en az 300 farklı biyolojik işlemden sorumlu] bir magnezyum eksikliği yüzünden ortaya çıkmış 37 farklı hastalık tablosu ve bu basit gerçeğin farkında olunmadığı için tedavi amaçlı kullanılan farmasötik ilaçlar ve bunların “yan” etkileri…

Gelin birlikte bakalım, magnezyum eksikliğine bağlı oluşan ve mineral takviyesine yanıt veren bu sorunlar neler:

1. Adrenal Yetmezlik — Bir süre devam eden kronik stres, aksiyete ve panik atakları takiben adrenal yetmezlik başgösterir ki günümüzde salgın boyutuna ulaştığı görülüyor. Adrenalin, noradrenalin ve (kronik stres durumunda yükselen) kortizol, bu üçü magnezyum tüketiyor. Stres yüzünden bir yandan idrardan magnezyum atımı da artınca eksiklik daha da vahim hale geliyor. Günümüzde ağızlardan düşmeyen ve bu yüzden anlamını yitirmiş gibi gözüken “stres” kelimesini yabana atmayalım; hepimiz hergün fiziksel, zihinsel ve duygusal stres altındayız ve bunun her bir gıdımı magnezyum çalmakla meşgul bizden.

2. Alzheimer Hastalığı — Magnezyum beyin hücrelerinde birikme yapan uygunsuz kalsiyum ve ağır metaller yüzünden oluşan sinir sistemi iltihabı(nöroinflamasyon)’u bloke eder. Magnezyum daha iltihap belirmeden görev başındadır zaten; hücre iyon kanallarını bekler, ağır metallerin girişini engeller.

3. Anjin — Anjin ağrısı kalp kaslarındaki şiddetli spazmdan kaynaklanır ki bu da aslında magnezyum eksikliğinden kaynaklı bir durumdur. Kalp karıncıkları vücudumuzda en yüksek magnezyum miktarına sahip yerimiz, ki bu da magnezyumun kalbin pompalama fonksiyonu için neden bu denli önemli olduğunu açıklıyor.

4. Anksiyete ve Panik Ataklar – Normal koşullarda adrenal stres hormonlarını kontrol altında tutuyor magnezyum (Mg). Adrenaller gereğinden az magnezyum yüzünden korumasız kaldığında, vücudun “vur ya da kaç” yanıtı vermesini sağlayan hormonlar olan adrenalin ve noradrenalin çok daha kolay tetiklenir oluyor ve gerçekleşen düzensiz ve ani yükselişler yüzünden de nabzımız yükseliyor, tansiyon çıkıyor ve kalp çarpıntılarıoluşuyor. Hatta, magnezyumdan ne kadar eksiksek adrenalin salgısı da o denli abartılı oluyor. Adrenalin deyince, vücutta bir düzinenin üstünde ana metabolik işlemde doğrudan payı var bu hormonun ki bunlardan bazıları kalbin atım hızı, tansiyon, damar büzülmesi ve kas kasılması örneğin. Bunların herbirinin işlevi için magnezyum gerekiyor. Strese bağlı olarak bu belirtiler devam ettikçe vücut magnezyum depolarını boşaltıyor. Magnezyumsinir sistemini yatıştırıyor, kasları gevşeterek gerginliği alıyor,anksiyete/kaygı ve panik atakların azalmasına yardımcı oluyor.

5. Artrit — Ağrı ve enflamasyon (iltihap), artritin magnezyuma yanıt veren iki ana belirtisi.

6. Astım – Mg eksikliği durumunda hem histamin üretimi hem de bronşiyal spazmlar artıyor.

7. Ateroskleroz – Kalsiyum birikintisiyle oluşan damar sertliği — Kalsiyumun çözülmesini sağlamak ve kanda çözülebilir halde tutmak için magnezyum gerekli. Birlikte çalışıp kalsiyumu ait olduğu yere, yani kemiklere yönlendirernler Magnezyum ve K2 vitamini.

8. Bağırsak Hastalıkları – Mg eksikliği durumunda bağırsak hareketleri de yavaşlayarak kabızlığa götürebiliyor, ki bu da toksisite, besleyici ögelerin emiliminin yapılamaması gibi sorunların yanısıra kalınbağırsakta kolit, divertikül iltihabı ve Crohn hastalığı belirtilerinin oluşumunu tetikleyebiliyor.

9. Başağrıları — Boyun ve baştaki kaslarda oluşan gerginlik ve spazm gerek lokal uygulama gerekse ağızdan alma yoluyla magnezyum terapisiyle ortadan kaldırılabilir.

10.. Beyinde İşlev Bozukluğu — Magnezyumun beyne faydalı etkilerinin geniş özeti için Magnesium in the Central Nervous System kitabında sayfa xxxii’ye bakınız.

11. Böbrek Hastalığı – Mg eksikliğinin aterosklerotik böbrek yetmezliğioluşumunda payı var. Mg eksikliği lipid (yağ) seviyelerinde anomaliye ve böbrek nakli yapılmış hastalarda kan şekeri kontrolünün bozulmasına sebep oluyor. Böbrek hastalarının doğrudan hücrelere geçecek şekilde pikometrik birim ölçüsüyle magnezyum almaları son derece önemli.

12. Böbrek Taşları — Özellikle de ortağı B6 vitaminiyle beraber alındığında magnezyumun böbrek taşı oluşumunu önleyici ve tedavi edici etkisine kitabının 11. bölümünde geniş yer veriyor Dr. Dean.

13. Depresyon – Ruh halimizin iyileşmesine, kendimizi iyi hissetmemize yarayan serotoninin oluşumu magnezyuma bağlı. Magnezyum açlığı çeken bir beyin alerjenlere, akıl hastalığına benzer belirtilere yol açabilecek yabancı maddelere de açık hale geliyor.

14. Detoksifikasyon – Magnezyum; cıva, alüminyum ve kurşun gibi ağır metal ve toksik maddelerin vücuttan atılımı için elzem. Kendisi glutatyonüretimi ve karaciğerdeki P450 detoksifikasyon sistemlerinin çalışmasında rol alan bir eşfaktör. MgATP, önemli GSH ve tiyol detoks yollarına enerji sağlıyor.

15. Diyabet – Magnezyum, insülin sekresyonunu destekliyor, karbonhidrat metabolizmasını sağlıyor ve insülinin glükozu hücre içine taşımasına olanak sağlıyor. Bu olmadığı takdirde glükoz ve insülin kanda birikme yaparak çeşitli şekillerde doku hasarı oluşturuyor. Tirozin kinaz, insülinin hücreye girişi için gerekli bu enzim magnezyuma bağımlı çalışıyor. Glükoz metabolizması için gerekli on enzimin yedisi yine magnezyuma bağımlı çalışıyor. Magnezyum olmadan ne insülin yapmak ne de sekresyonunu sağlamak mümkün.

16. Diş çürüğü – Mg eksikliği tükrükte sağlıksız bir fosfor-kalsiyum dengesi yaratır ki bu da dişlere zarar verir.

17. Enflamasyon (Yangı, İltihap) — Time dergisinin meşhur 2004 sayısı halkı şöyle uyarıyordu: “Gizli Katil: Enflamasyon ve Kalp Krizi, Kanser, Alzheimer’s ve Diğer Hastalıklar Arasındaki Şaşırtıcı İlişki”. Çoğu ilaç firması artık kolesterol yerine kalp hastalığına yol açan faktör olarak enflamasyonu benimsemiş durumda. Enflamasyona gerçekteneyin yol açtığını bilmedikleri iddiasındalar, ancak tabii bu onları yine de enflamasyonu baskılayıcı ilaçlar üretmekten alıkoymuyor. Açıkça kabul etmeye yanaşmadıkları şey ise şu: Kalsiyum felaket derecede enflamasyon yapıcı, magnezyum ise tam tersi, son derece anti-enflamatuvar, yangı alıcı, iltihap önleyici mineraller.

Dr. Dean’in derin endişesi ise araştırmacıların enflamasyon reseptörlerini bloke etmeye çalışırken bizzat kendileri enflamasyona yol açan ilaçlar kullanıyor olmaları. Yapmaları gereken William Weglicki ve Terry Phillips’in, enflamasyon silsilesinin birbirini takip eden bütün aşamalarının (P maddesi, interlökinler, tümör nekroz faktörü, kemokinler ve sitokinler) magnezyum eksikliği durumunda ağırlaştığını kanıtladıkları araştırmaları dikkate almak.

Bilinmesi gereken nokta şu: Enflamasyonu tetikleyen magnezyum eksiliği ve rölatif kalsiyum fazlalığıdır.

18. Halsizlik – Mg eksikliği olan hastalarda sıklıkla karşılaşılan bir şikayet halsizlik, çünkü vücutlarındaki düzinelerce enzim sistemi bu eksiklik yüzünden randımanlı çalışamıyor. Vücutta enerji üretimi için en önemli faktör ATP ve bir magnezyum iyonuna bağlı olmadığı takdirde ATP biyoloijk olarak aktif hale geçemiyor.

19. Hazımsızlık — Mideye girenleri asidifiye eden gastrik proton pompasımagnezyumsuz çalışamıyor.

20. Hipertansiyon – Vücutta magnezyum eksik kalsiyum da gereğinden fazlaysa, kan damarlarımızdaki kaslar spazm geliştirip kan basıncının artmasına neden olabilir. Bu arada kolesterol de yükselirse, magnezyum yetmezliğine bağlı olarak gidip kan damarlarındaki kalsiyuma bağlanabilir ki bu da tansiyonun daha da yükselmesini sağlar.

21. Hipoglisemi — Magnezyumun dengeleyici etkisi sayesinde kana birden gereğinden fazla insülin salınması ve buna bağlı olarak kan şekeri düşüklüğü ile bağlantılı belirtilerin ortaya çıkması engellenir.

22. İnsomni – Kaslarda rahat bir uyku uyuyamızın önüne geçebilecek gerginliği alıyor magnezyum. Ayrıca, Mg düzeyi yetersizse, uyku regülasyonundan sorumlu melatoninin üretim aşamalarında aksaklıklar meydana geliyor.

23. İritabl Bağırsak Sendromu — Dr. Dean,IBS for Dummies adlı kitabında IBS’de görülen ağrı ve sancıyı almak için neden magnezyuma ihtiyaç olduğunu anlatıyor. Biraz daha laksatif formları kullanıldığı takdirde magnezyum ayrıca IBS ile ilintili kabızlığı da ortadan kaldırabiliyor.

24. Kadın Hastalıkları ve Doğum Alanındaki Problemler – Magnezyum şu sorunların önlenmesi ve tedavisinde etkilidir:

a. ‘Adet Öncesi Sendromu’

b. Dismonere (adet esnasında kasıklarda şiddetli ağrı/sancı hissedilmesi)

c. Gebelikte erken sancılanma (bu durum magnezyum eksikliğine bağlı kas spazmlarından kaynaklanıyor olabilir)

d. Kadın İnfertilitesi (fallop borusundaki spazmları ortadan kaldırmak yoluyla)

e. Preeklampsi ve eklampsi (derialtı dokularında -ödeme uzanmak üzere- su tutulmasını, yüksek tansiyon ve eklampsi nöbetini geçirir)

f. Serebral Palsi (beyin nöronlarındaki harabiyet nedeniyle ilk yaşlardaki çocuklarda görülen, her iki bacakta spastik sertlik, zaman zaman gelen konvülsiyon nöbetleri, istemli hareketlerde düzensizlik ve zeka geriliği ile belirgin konjenital defekt)

g. Ani Bebek Ölümü Sendromu

h. Erkek İnfertilitesi (sağlıklı meni önemli miktarda magnezyum ve çinko ihtiva eder)

25. Kalp hastalığı – Kalp, özellikle de sol karıncık vücutta magnezyumun en yüksek oranda bulunduğu yer. Kalp hastası olanlarda magnezyum eksikliği sık rastlanılan bir durum ve magnezyum desteği alındığı takdirde kalp hastalığı riski azaltılabiliyor. IV magnezyum, yani damardan magnezyum kalp krizinin başında verildiği takdirde miyokart enfarktüsü hasarını ve kardiyak aritmiyi önlenebiliyor.

Dr. Dean, başından beri sorun magnezyum eksikliği iken çok sayıda insana kalp hastalığı teşhisi konarak çoğu kez en aşağı altı farklı ilaç tedavisine başlatılmadığını ve elbette çok geçmeden bu hastaların kalp yetmezliğine gittiğini, bunun da kendisini son derece endişelendirdiğini söylüyor. Üstelik, kalp hastalarına önerilen ilaçların çoğu da vücuttan magnezyum çalan ilaçlar.Statinler bilhassa hasar oluşturan ilaçlar, zira bunlar çokça magnezyuma bağlanıp vücutça kullanımını engelleyen flor bileşikleri.

26. Kan pıhtıları – Magnezyum kanda pıhtılaşmayı kan inceltici ilaçlardan farklı bir mekanizmayla, kalsiyum fazlasının pıhtı oluşumunu tetiklemesini engellemek suretiyle önlüyor ve gerek olduğunda kandaki pıhtılaştırıcı faktörlerin doğal yoldan dengelenmesini sağlıyor.

27. Kas-iskelet sistemi sorunları – Yetersiz magnezyum diğer yandan kalsiyumda rölatif fazlalıkla birleştiğinde vücudun herhangi bir kasında uzun süreli kasılmaya yol açacaktır. Aşağıda verilen kas-iskelet sistemi sorunlarının hepsi magnezyum terapisine yanıt vermektedir:

a. Kas krampları

b. Fibrozit (bağ dokusunun iltihabı)

c. Fibromiyalji (inatçı adale ağrıları, yorgunluk ve vücutta bazı hassas ağrılı noktalarla karakterize bir hastalık)

d. Gastroentestenal spazmlar, safrakesesi spazmları — bunlar cerrahi müdahale gerektirebilecek durumlardır

e. Ruhsal gerilime bağlı olarak saçlı deri, boyun ve yüz kaslarındaki devamlı kasılma veya gerilme sonucu gelişen baş ağrıları.

f. Kas spazmları, vücudun herhangi bir kasında oluşabilecek çekilmeler.

g. Kronik boyun ve sırt/bel ağrısı.

28. Kolesterol Yükselmesi — Dr. Dean 1970’lerin ortalarında tıp eğitimi alırken normal kolesterol seviyelerinin 245 mg/dL civarında olduğunu söylüyor. Kitabının ilk baskılarında (ilki 2003’te çıkıyor) normal seviye 180-220 mg/dL olarak geçiyor. Şimdi ise tıp kurumları kolesterolün 200 mg/dL’in (5.2 mmol/L) altında olması gerektiğini söylüyor.

Yeterli miktarda kolesterol varken HMG-CoA redüktazının (herhangi bir kimyasal maddenin indirgenmesini kolaylaştıncı enzimin) aktivitesini yavaşlatmaktan sorumlu mineral Magnezyum. Statin ilaçlarının bir yandan magnezyum eksikliği oluştururken diğer yandan hedefe alıp ortadan kaldırmaya çalıştığı enzim de bu.

29. Migren — Serotonin dengesi Mg’ye bağlı. Serotonin eksikliği migren ağrıları ve depresyona yol açabiliyor. Migreni oluşturanın beynin incecik kılcal damarlarını tıkayan kan pıhtıcıkları olduğu söylenir. Magnezyum, kalsiyumun kanı gereğinden fazla pıhtılaştırmasına engel olur. Damardan ve ağızdan alındığı takdirde magnezyum migreni önleyebilir ve geçirebilir.

30. Osteroporoz – İster D vitamini ile birlikte ister D vitaminsiz alınmış olsun, yüksek doz kalsiyum takviyesi yanında dengeleyici miktarda magnezyum alınmadığı takdirde kemik kaybına giden bir dizi biyolojik olay başlatır.

31. Parkinson Hastalığı — Magnezyum, beyinde kalsiyum kalıntılarının yarattığı nöroenflamasyonu (sinir sistemi iltihabını) bloke eder.

32. Raynaud Sendromu – Mg el parmaklarında ağrı ve uyuşmaya yol açanspastik kan damarlarının gevşemesine yardımcı olur.

33. Reflü — Yemek borusunun mideye giriş yerindeki kapakçıkta oluşacak spazm reflüye neden olabilir. Magnezyum yemek borusu spazmlarını ortadan kaldırır.

34. Sinir Sistemi Problemleri — Magnezyum yetersiz, kalsiyum da göreceli olarak fazla yüksekse vücudun herhangi bir yerindeki sinir hücreleri uzun süreyle aşırı uyarılacak demektir. Magnezyum vücuttaki şu sinir rahatsızlıklarını ortadan kaldırır:

a. Yanma

b. Kas güçsüzlüğü

c. Uyuşma, hissizlik

d. Paralizi ve hassasiyet

e. Karıncalanma, iğnelenme

f. Seğirme

g. Vertigo ve kafa karışıklığı, oryantasyon bozukluğu

35. Sistit — Magnezyum eksikliği varsa enfeksiyon halinde idrar kesesi spazmları oluşur. Spastik mesane sık idrar çıkma durumu oluşturabilir.

36. Spor İncinmeleri — Ağrı, enflamasyon, kas spazmı, kas gerginliği ve yırtık gibi incinmelerin tümü magnezyumla geçirebilir.

37. Spor Sonrası Toparlanma — Magnezyum laktik asit birikimini azaltarak, antrenman sonrası vücutta ağrı-sızıyı engeller.





Bu 37 sağlık sorununun magnezyum eksikliğine bağlı olarak gelişmiş olabileceğini ve takviyeyle düzelebileceğini siz veya doktorunuz fark etmediğiniz takdirde cebinizde ilaçla eve döneceksiniz demektir. Ne yazık ki birçoğu yukarıda verilen tıbbi durumlar için uygunsuz şekilde reçete edilmekte olan ağrıkesiciler, diüretikler, antibiyotikler ve kortizon salt magnezyum değil, diğer mineralleri de vücuttan çaldığından bir süre sonra belirtiler tamamen kontrolden çıkacak demektir. Bugün gelişmiş Batı toplumlarında reçeteli ilaç kullanım istatistiklerine baktığımızda bu tespitin geçerliliğini ve durumun vahametini daha iyi anlayabiliyoruz. Umuyoruz Dr. Dean’in bu müthiş çalışması sağlık sorunlarınızın asıl kaynağının ‘reçeteli ilaç eksikliğine bağlı yaşam’dan ziyade, ‘vitamin ve mineralden yoksun gıda bolluğu’ olduğu yönünde ikna edici açıklamalar sunabilmiştir sizlere.

Bu bilgiler Dr. Carolyn Dean’in 2014 basımı The Magnesium Miracle kitabından alınmıştır

23 Haziran 2015 Salı

Temmuz 2015 Etkinlik Takvimi



                                    3 /6 TEMMUZ - KIBRIS

                                   7 /16 TEMMUZ - İSTANBUL

                                 17 /24 TEMMUZ - ERZİNCAN / MALATYA

                                  26 / 28 TEMMUZ - BURSA

                                 29  /31 TEMMUZ - İSTANBUL

Haziran 2015 Etkinlik Takvimi


                                01/14 HAZİRAN - İSTANBUL

                               16 / 20 HAZİRAN - İZMİR /KUŞADASI

                               21 /24 HAZİRAN - İSTANBUL

                               25 /29 HAZİRAN - BODRUM

8 Haziran 2015 Pazartesi

Duru Görü...



Duru görüde Sağ-Sol Beyin
Beynin iki yarım küresini birbirine bağlayan korpus kallosum denen ve sinir liflerinin yaptığı köprüsel bir yapı vardır. Bu sinir ağları vasıtasıyla her iki yarım küre birbiri ile bağlantı içindedir ve sürekli bilgi alış verişi olur. Korpus kallosum ne kadar iyi gelişmiş ise insanın bir bütün olarak beyinsel yeteneklerini sergilemesi ve beynini bir bütün olarak kullanması o kadar artar ve üst düzeye çıkar.

Eğer korpus kallosum iyi gelişmemişse o zaman sağ ve sol beyinden hangisi baskın ise kişi o özellikleri ön plana çıkararak hayatını sürdürür. Toplumda lider kişilerin, beynini bütün olarak iyi kullanmayı beceren kişiler olduğunu söyleyebiliriz. Beyin ve vücut ilişkileri çapraz yürür. Beyin korteksinden hareketlerimizle alakalı motor lifler üst boyun bölgesinde çapraz yaptığı için, sağ beyin vücudun sol tarafını, sol beyin ise vücudun sağ tarafını idare eder. Bu nedenle beyninin sağ tarafında ki damarları tıkananların sol taraflarında felç olur ya da tersi olur. İşte bu nedenden dolayı günlük hayatında sol elini kullanan ve solak olanların sağ beyinleri baskın durumdadır. Eğer kişi sağ elini kullanıyorsa o zaman da sol küre baskındır. Hem sağ küre hem de sol küre matematikle ilgilenir. Ancak sağ küre daha çok matematiğin geometri, sol küre ise cebirsel bölümü ile ilgilenir. Sol beyin eril, sağ dişildir. Sağ beyin sevgiye göre karar verir. Sağ beyin niyete sol beyin sürece bakar. Sol gerçekleri, sağ beyin duyguları analiz eder. Sol beyinde erkeksi özellikler baskındır.

Sağ beyin, bilgiyi bir bütün olarak ve görsel olarak değerlendirir. Tasvir ve semboller kullanır; resimlere şekillere ve renklere duyarlıdır. Müziğe, vücut diline, dokunmaya tepki verir. Nesnelerle soyut değil, duygusal olarak ilişki kurar. Sezgicidir, önsezileri ve hisleri takip eder. Uzaysal ilişkiler kurar ve kullanır, çok boyutludur. Duygusal ve üreticidir. Görerek ve duyarak öğrenir. Hayaller, şiir onun işidir. Vücudun sol bölümündeki duyusal organları ve vücut hareketlerini kontrol eder.

İşlevleri:

Yaratıcılık,

Sübjektif hatırlama,

Bütünü görme,

İçgüdüsel,

Sezgisel hissetme,

İşitme, duyma,

Koklama,

Tat alma,

Ritmik hatırlama,

Sağ beyin müzikalitedir, duygusaldır, dokunsal yollarla öğrenir, duyguları serbest bırakır, yüzleri hatırlar, daha fazla risk alır, daha az kontrollüdür, yazılı ya da gösterilen talimatlara uyar, problemleri bütüne bakarak çözer, çizimi ve nesneleri kullanmayı tercih eder, eşanlamlı biçimde düşünür, benzer nitelikleri arar, Sezgiseldir, bütünseldir, kendiliğinden ve doğaldır.

Sağ beyinin tüm özellikleri insanın durugörü yeteneklerini içeren kavramlara bağlıdır. Sezgiler, bilinmeyen alanların görülmesi onun işi gibi görülse de unutulmaması gereken bir şey vardır.



Durugörüyü algılayan sağ beyin, sol beyinin işlevleri kullanılmadan durugörüyü ifade edemez…

Zira bilgi aktarımı için çözümleme, tanım yaratma ve ifade etme aşaması sol beynin işidir. Çünkü dil ve konuşma sol beyine bağlıdır. Sürekli sağ beyin özellikleriyle yaşamak, kişinin eril maddi dünyada sıkıntı çekmesine ve gitgide yok olmasına sebep olabilir.

Sol beyin, konuşma ve dilin merkezidir. Sebep sonuç ilişkilerini kullanır. Analitik düşünür. Ayrıntıcıdır. Mantıklı ve sistematiktir. Bilgiyi ardışık ve doğrusal işler. Sayısal işlemlerde üstündür. Ayrıca vücudun sağ tarafındaki duyu organlarını ve vücut hareketlerini kontrol eder.

İşlevleri:

Adlandırma,

Matematiksel işlemler,

Dili doğru kullanma,

İnceleme,

Parçayı görme,

Sistemli analiz etme,

Disiplinli, objektif sınıflandırma,

Mantık yürütme, sıralamadır.

Problemleri parçalayarak çözer.

Mantıksaldır,

İşitsel, görsel yollarla öğrenir, duyguları kontrol eder, isimleri hatırlar, az (kontrollü) risk alır, sözlü talimatlara uyar, yapısaldır, yazmayı ve konuşmayı tercih eder, rasyoneldir, matematiksel biçimde düşünür, farklılıkları arar, devamlıdır, zihinsel ağırlıklıdır.

Sol beyin, egonun-benliğin koruyucu askeri gibidir. Dış etkilerle savaşmak onun işidir. Ünlü sanatçıların, ressamların, müzisyenlerin çoğunun dünyasal, parasal ve ilişkisel sorunları olduğunu ve maddi dünyada başarısız olduklarını biliriz. Bunun nedeni, onların çoğunlukla yaratım gücü taşıyan sağ beyinle yaşamaları ve sol beyin eylemlerini aksatmalarıdır. Parasızlık ve yalnızlık içinde olmaları, ölümlerinden çok sonra ünlü olmaları, anlaşılamamış olmaları, üstün yaratımlarını ortaya koymak için kendi varlıklarının korunması kaidelerine uymamalarının sonucudur. Elbette eşsiz eserler yaratmalarının da bedeli budur genellikle. Bir yazar ya da ressam tüm varlığıyla eseri için uğraşırken, hayattan kopabilir ve ödeme, fatura, uyku, yemek, ilişki kurmak, sosyallik gibi eylemleri önemsemeyebilir.

Yaratım ve sezgi sağ beyinden çıkıp, sol beyinle dışarıya fırlatılır. En iyi durugörücüler, her iki beyin lobunu da kontrollü ve sıralı olarak kullanabilme yeteneğine sahip olanlardır. Durugörü egzersizleri sırasında yapılması gereken şey, sol beyni bir süreliğine kontrol altında tutarak sağ beyin özellikleriyle bilgileri almak ve sonra yine sol beyin lobunu kullanılarak bunu aktarmaktır.

Durugörüleri almak için öncelikle sol beynin susmak için bir süreliğine ikna edilmesi gerekir. Çözümlemek yani decoderlemek için de tekrar sol beyin kullanım aşamasına geçilmelidir.



Durugörü çalışmaları sırasında bu yüzden sağ ve sol beyin arasında geçiş yapma egzersizleri çok önem taşır.

Bu geçişi kontrol etmeyi sağlayan önemli etkenlerden birisi de nefes teknikleri kullanmaktır. Nefes sırasında kullandığımız burun kanalları sağ-sol beyin geçişini sağlar. Sol burun kanalından nefes almak sağ lobu, sağ burun kanalından nefes almak sol lobu aktifleştirir. Ayrıca Diyafram nefesi de sağ beyinle daha fazla ilişkilidir. Yani karın bölgesi üzerindeki kontrol, özellikle nefes ya da düşünsel imgeleme çalışmaları sağ beyini aktive eder.

Nesrin Dabağlar Nefes Terapisti

Evrendeki Torus Enerjisi..Nefesi..


Torus Nefesi ve Torus Gücü

Uzunca bir süredir Torus örüntüsü ile ilgili bitmek bilmeyen araştırmalar içine daldım. Çünkü kullandığım bir nefes tekniği nedeniyle Torus kavramı ile tanıştım. Özel olarak aldığım bazı bilgiler ile o ana kadar hiç bilmediğim ama şimdi tamamen bana ait olduğunu rahatlıkla ifade edeceğim bir nefes uygulaması yapmaya başladım.

Açıkçası bu özel çalışmaya başlarken, bugün edindiğim bilgilere ulaşacağımı hiç tahmin etmemiştim. Ama bugün artık bu uygulama nedeniyle Torus elektromanyetik alanı, hayatımın baş köşesine oturdu ve tüm hayatımı belirliyor. Torusu araştırdıkça gözlerim büyüdü ve neyle karşı karşıya olduğumu gördüm. Torus formu, evrenin sırlarından birisi ve geleceğin bilim yolunu belirleyecek bir dönüm noktası olacaktır. Bundan o kadar emin olduğum bir noktadayım ki, bu cesaretle bu yazıyı yazmayı başarabildim. Biliyorum ki, bu yazıyla benim için de bir dönüm noktası olacak TORUS’un büyüsü…


Evrendeki Torus Enerjisi
Kendi kendisini sürekli yenileyen ve arttıran sonsuz bir enerji modeli var mıdır?

Her şeyin sınırlı olduğu, bir başlangıç ve bitişi olduğu, tüm enerjilerin sonlandığı bir dünyadayız. Petrol temelli enerjiye dayanan tüm medeniyetimiz bir sona doğru gidiyor. Yeni enerji kaynakları bulmaya ya da kullanmaya da niyetimiz yok gibi görünüyor. Kurulan tüketim sistemlerini bozmak kimsenin harcı değil ne yazık ki.

Birçok bilim adamı tarafından bulunan maliyetsiz ve dönüşümlü enerji modelleri mevcut sistem tarafından yok edilmiştir. Bu enerji modellerinin temel sistemi, çift kutuplu çekim alanı kullanılarak yaratılan bir sistemdir. Çift kutbun birbirine yarattığı etki bir kez başladıysa harcadığı enerjiden daha fazlasını üreterek kendi kendine devam eder. Bu kutupluluğun yarattığı enerjinin döngüsüne TORUS modeli adı verilir.

Torus şekli, matematiksel bir örüntü olarak da formüle edilmiştir. Bir elmanın, bir simidin şekli torustur. Torus şekli, yaşam içeren birçok birimin üzerinde mevcuttur. Dünyanın, gezegenlerin, güneş sisteminin, uçağın, uçan dairenin ve atomun dönüşü üzerinde torus örüntüsü vardır. Bazı bilim adamlarınca evrenin şeklinin de torus modelinde olduğu kabul ediliyor. Torus örüntüsü içindeki enerji, merkez etrafında daireler çizerek bir uca akar ve diğer uçtan çıkar. Kendini ayarlayan kaotik bir sistemdir ve dengelidir. Yani merkezdeki enerji, bir uçta karadelik, diğer uçta ak delik gibi davranır.

Tesla’nın bulduğu ve Sanayici Morgan tarafından sabote edilen enerji sistemi Torus modeline göre hazırlanmıştı. Sonraki yıllarda benzerleri bulunan bu sistem, batı bilimi geçmişinde sürekli bastırılarak yok edilmiştir. (Meraklısına not: Thrive adlı belgesel bu konuyla ilgili bilgiler vermektedir.) Füzyon enerjisi çalışmalarında torodial formlar Rusya’da kullanılmaktadır.



Torus örüntüsü pek çok gizem taşır. Dünya üzerinde kadim zamanlardan kalma yaşam çiçeği formu, torus örüntüsünün iki boyutlu iz düşümüdür. Bu konuda araştırmalar yapan Nassim Haramein, geometrik hologram çalışmalarıyla bunu ispat etti.

Cennetten kovulan Adem ile Havva’nın bilgi ağacından yedikleri elmanın şeklinin de bir torus örüntüsü olduğunu düşününce gizem artıyor.

Kutsal bir geometri olduğu düşünülen torus örüntüsünün, insanın bedeni üzerinde de manyetik olarak var olduğu kabul edilmeye başlandı son yıllarda. Bu bilgi aslında yeni değil, tam aksine çok çok eskidir. Kadim kıtalardan ve uygarlıklardan kalan yaşam çiçeği bilgileri içinde bunu görebilmek mümkün. Kabala bilgilerinin temelinin de bu örüntünün gizemlerine dayandığını bilenler biliyor.

İnsan bedeninde var olduğu kabul edilen çakralar, Torusun merkezinden geçen ana hat üzerindedir. Tepe çakrası ile kök çakra arasındaki manyetik alanın merkez noktasında ise kalp çakrası vardır. Kalbin taşıdığı yüksek manyetik alanın tespit edilmesi, bedenin etrafındaki torus manyetiğini açıklamak için önemli bir delildir.


Kalbin Manyetik Alanı

Kalpteki nöron hücreleri beyinle iletişim kuruyor ve kalbin faaliyetlerini düzenliyor. Kalpten beyne ve beyinden kalbe bilgi akışı gerçekleşiyor. Kalpten beyne gönderilen bilgi miktarı, beyinden kalbe gönderilenden daha fazladır. Kalbin nöronları nörotransmitterler ile ilişki içindedir. Kalbin, beyinle kurduğu iletişim; sinirler ile nörolojik bir iletişim, kan basıncı dalgalarıyla biyofıziksel bir iletişim, hormonlar ve nörotransmitterlerin kurduğu biyokimyasal iletişim ve elektromanyetik iletişim olmak üzere pek çok farklı yoldan kuruluyor.

Kalpte üretilen biyoelektromanyetik alan, beynin elektromanyetik gücünden 5000 kat daha fazladır ve çok geniş bir alana etki etmektedir. Kalbin ritmik atımı ile üretilen kan ile ses basıncı ve elektromanyetik yayılım, vücuttaki her organ ve hücre tarafından algılanır. Dokular tarafından emilen ve yansıtılan bu manyetik alan, aynı zamanda o enerjinin yayılma sahası içinde bulunan kişiler tarafından da hissedilebilir.

Kalbin çalışması, sempatik ve parasempatik sinir sistemi ile bağlantılıdır ve transmitterler aracılığıyla duyguların kimyasını etkiler. Düşünce-Duygu-Nefes piramidi bu nedenle önemlidir. Kalp atım hızının senkronizasyonu ile nefes senkronizasyonu birbiriyle uyum içinde olmalıdır. Bu uyum, beynin çalışmasını ve duyguların kimyasını olumlu etkiler.

Bedendeki Torus Kafesi

Kalbin kan sıvısını pompalaması, dairesel dalgalar ile gerçekleşir. Bu yüzden kalpten çıkan dağıtıcı damarların içinde, bu dairesel yayılımı organlara doğru yönlendirebilmek için kapakçıklar ve kasılma sistemleri mevcuttur. Nefesin ritmi, kalbin dairesel yayılımı ile senkronize olduğunda, bedenin tümüyle bir ahenk yaratarak, merkezinde kalbin olduğu büyük bir torus kafesi yaratır. Bu kafesin iki kutbu vardır, aşağıdaki yeryüzü ve yukarıdaki evren…



Yeryüzü kutbu, omurganın sonundaki kuyruksokumu ile başlar. Evren kutbu ise bedenin tepe noktası ve epifiz bezidir. Ruhun bedene bu noktadan girip, bu noktadan çıktığı ve epifiz bezinin bilincin merkezi olduğu söylenir. Epifiz bezinin büyümesinin 1-2 yaşına kadar devam etmesi de bunu kanıtlar görünüyor.

Torus kafesinin ortasından geçen girdaba benzer boşluk alanda sıralanan enerji merkezleri vardır. Çakralar adıyla tanımlanan ve bedendeki bezlere karşılık gelen bu enerji merkezleri, kişinin torus kafesinin şeklini, gücünü ve kalitesini etkiler. Fiziksel sağlığı ve dengeyi kuran bölgesel bezlerin her birine karşılık gelen duygu ve farkındalık seviyesi vardır. Duygu durumlarının türü, beden üzerindeki hastalıkların yerini belirler. Çakra bilgilerine erişen ve nefes ile uğraşanlar, bir kişinin duygu durumunu analiz ederek hangi organda sorun olduğunu rahatlıkla bulurlar.

Fiziksel bedenin etrafında bir enerji bedeni olduğu bilgisi binyılların bilgisidir. Bedenin etrafını saran bu enerji alanı birçok etkiye bağlı olarak her varlıkta farklı bir modeldedir. DNA ışıması, hücrenin vibrasyonları, beynin düşüncelerle yaydığı dalgalar ile sürekli değişen bu model holografik bir yapıdadır. Alçalıp yükselen elektromanyetik frekanslarla kendini belirleyen bu alan, evrenin nabzı ile uyumlu bir ilişki kurduğunda COHERENCE dengesi denilen 0.10 Hertz frekansında olur.

Evren modeli olarak Torus şeklini kabul edenler der ki, Evrende yol alan bir şey başladığı noktaya geri döner. Yol alabilen şeyin, ışık olabileceğini düşündüğümüzde zaman kavramı işin içine girer. Çünkü ışık, zamanın içinde yolculuk yapar. İki ucu açık boru gibi bir kanala sahip olan Torus şekli, uzay-zamanı açıklamak için de uygun bir modeldir.



Torus modelinde frekansların yayılımı sırasında oluşan karşıt dalga bantları, bazı noktalarda kesişirler. Bu kesişim noktaları arasında kalan boşluklar nedeniyle Torus modeli, kafes gibi bir yapıya sahiptir. Tüm evrenin oluşturduğu modele evrenin kozmik kafesi denilebilir. Bu kafes Torus manyetiğine sahip olarak insanın etrafında da vardır ve evrenin kozmik kafesi içinde yer alır. İnsan Torus kafesinin kesişme noktaları ile evrenin kozmik kafesinin kesişme noktaları, ortak manyetik söz konusu olduğunda birbirine bağlıdır. Konu-duygu-düşünce-bilinç-farkındalık gibi alanlardaki ortak frekanslar bu bağlanmayı oluşturur.

Uzay-Zamanı modellemek için kullanılan Torus, evren için her daim dengededir. Fakat insan söz konusu olduğunda bu dengenin her an aynı olacağını söylemek mümkün değildir. Coherence dengesi denilen frekans, öfke, stres, gerilim, mutsuzluk gibi duygu durumlarında bozulur. Bu bilgi ortaya çıktığından beri bazı doktorlar bu dengeyi korumak için EM cihazı denilen bir cihaz takarak dolaşmaya başlamışlar. Cihaz, bedenin frekansı 0.10 Hertzten uzaklaşınca sinyal verir ve kişi kendi duygu durumunu kontrol etmeye yönelir. Hatta, bazı ülkelerde GEM terapi adı verilen insan bedeninin manyetik alanını düzenleyen tedaviler uygulanmaya başlanmıştır.



Bu tedavi yönteminde insan üzerindeki manyetik alan merkezinin kalp bölgesi olduğu kabul edilir. Tedavi cihazı ile bu bölge üzerinde frekans çalışması yapılır. Bu tedavi sistemi ile ilgili Güç Katalizörü adında bir kitap yazan John Whale, bedenin önünde kalbe, sırtta ise kürek kemikleri ortasına denk gelen bölgenin, Toltek bilgeliğindeki “Birleşim Noktası” olduğunu söyler. Carlos Castaneda, yazdığı kitaplarda, insanın evrene bağlanma noktasının kalp arkasında olduğunu ve insanın ışıklı manyetik bir yumurta içinde olduğunu söyler. Bu bilgiyi binlerce yıl öncesinin gizemli Toltek Uygarlığının üstatlarından almıştır. Castaneda, birleşim noktasının manyetik bir bant noktası olduğunu ve kayması ile insanın farkındalığının başka boyutlara geçebildiğini söyler. 1960 yıllarında yazdığı kitaplardaki bilgiler, bugün bilim için ancak kısmen açıklık kazanmaya başlamıştır. Torus örüntüsünün insan etrafında var olduğunun anlaşılması, kalp elektromanyetik alanının keşfine bağlı olarak anlamlanmıştır.


Torus Kafesi ve Nefes

İnsan etrafındaki torus kafesinin, kalp-düşünce-nefes ile bağlantılı olduğu ve her birinin insan etrafındaki elektromanyetik alanı değiştirmede belirleyici olduğu bilimsel olarak kanıtlandığına göre, nefesi yöneterek bu manyetik alanın yönetilmesi mümkün müdür?

Nefesin tüm gücünü bilenlere göre, nefes ile insan etrafındaki manyetik alanın tam kapasite ile dengeli olarak devreye girmesi mümkündür. Bu manyetik alan 17 metreye kadar etki yaratacak büyüklüğe gelebilir. Çakra merkezleri torus girdabının ortasından geçer. Her bir çakra bir enerji merkezidir. Tüm çakraların dengeli ve tam güçle enerji ürettiği bir beden dengesi, kalp elektromanyetiği ile birleştiğinde, bedendeki tüm doku, hücre ve DNA’nın yarattığı titreşimler, zihnin ve bilincin ortak niyetinin emrine girer. Bu birliğine ulaşıldığında oluşacak olan enerjetik beden, evrenin kozmik kafesinin yetkilerine sahip olabilir. Çünkü bu birlik hali, evrenin nabzı ile birlikte atmayı sağlar. Evrenin frekansında titreşebilen insan, kozmik ile bütünleşir. Bu bütünleşme sırasında insanın ulaşacağı enerji, Torus örüntüsü kurallarına göre çok yüksek bir güce ulaşır. Bilinci ile kozmiğin kafesi içinde dolaşabilir, bilgi alabilir, yolculuk yapabilir. Niyeti ile kozmiğin kuantum alanı içinden herhangi bir dalgayı kendi realitesine çökertip, pek çok şeyi gerçekleştirebilir. Kadim bilgilerde bu gücün başarabilecekleri arasında başka bir boyuta geçmek olduğu da söylenir. Kabala bilgilerindeki sonsuz bedene kavuşma çalışmalarında torus ve nefes bilgileri vardır. Sesler ve nefes kullanılarak yapılan çalışmalar, kabalistler tarafından gizemle saklanmaktadır.


Torus Nefesi

Torus kafesinin en büyük gizemi, bilinci zaman boyutunun içinde sıçratabilmesidir. Bir bilincin kendi tüm zamanlarının içindeki bu yolculuğu yapabilmek için özel bir nefes tekniği kullanılmalıdır. Merkezde bulunan kalp bölgesinden başlayarak oluşturulan dairesel manyetik alanlar, çakraları takip ederek dışarıya doğru genişletilir. Bir insan torusunun içinde merkezden başlayıp dışarıya doğru büyüyen içiçe geçmiş üç tane torus küresi vardır. Her alan belirli bir zaman boyutunun kademesi içine girilmeyi sağlar. En dıştaki makro torusa ulaşıldığında, nefes alan varlığın tüm zaman potansiyellerinin alanına ulaşılmış olur. Bu potansiyeller, hem geçmişi hem de geleceği kapsar. Torusun örüntüsü içinde içiçe geçmiş manyetik iki ana bölüm vardır ve bir bölüm geçmiş zamanı, bir bölüm gelecek zamanı kapsar. Her ikisine de girebilmek için önce kalp merkezindeki sıfır noktasındaki bilinç anında olmak gerekir. Beyine ve bedene gerekli kimyayı yaşatırsanız, Torusunuzun mutlak sıfır noktasında kalıp, geçmişlerinizi ve geleceklerinizi izleyebilirsiniz.



Bilincin, nefes ile hem geçmişe hem geleceğe tanık olmasının çok iddialı bir söylem olduğunu düşünebilirsiniz. Ama Torus örüntüsünün hem matematiksel, hem manyetik, hem zamansal yetkilerini incelerseniz ve nefesi iyi tanırsanız bunun imkansız olmadığını anlayabilirsiniz. Bir yıldan fazla bir süredir nefesle yaptığım uygulamalarda bilincin yaptığı bu yolculuklara tanık oldum ve kanıtları görmenin şaşkınlığı içindeyim, isteyen herkesi de uygulamaya tanık ederek şaşırtmaya hazırım… Siz de Torus Torus enerjinizi dengeleyerek, bilincinizle kendinizin yeni zamanlarına (neotimes) ulaşabilirsiniz…

Nesrin Dabağlar
Ruhsal Gelişim Danışmanı- Nefes  Terapisti