Gökten Gelen Işıktan, Yeryüzündeki ve Yeraltındaki Işıklara Selam Olsun..

3 Mart 2016 Perşembe

Aynalık Nedir

AYNALIK NEDİR ?


Hikaye şu konuya değiniyor..hani bazen birileri ile yaşadığımız deneyimler olunca şöyle bir yorum alırız ya '' O sana aynalık yapıyor kızma..kırılma ....söylenme dön kendine bak ''
İşte bu yazı AYNALIK konusunu çok güzel deşifre etmiş 

Günün birinde bir derviş, hocasına “Hocam ‘ayna olmak’ diye bahsettiğiniz konuyu tam olarak idrak edebildiğimi düşünmüyorum. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” der.
Hocası dervişi dinler ve ertesi sabah onunla göl kenarında buluşmasını ister. Derviş gün ağarmadan yola çıkar. Bu kadar erken bir saatte hocasının ne anlatacağını merak etmektedir.
Gölün kenarında konuşurlar:
- Evlat, senin iki gözbebeğinden birinde bir leke var. Hangisi olduğunu biliyor musun?
- Hocam çok ufak yaştan beri yanınızdayım. Tekkemizde benim bildiğim hiçbir yerde ayna yok. Uzun zamandır kendi gözbebeklerime bakma şansım olmadı.
- Önce gözlerini kapat ve hangi gözbebeğinde leke olduğunu bana söyle. Ama sakın yanlış söyleme. Eğer bilemiyorsan bilmiyorum de.

GÖRMEK İSTEMEYENDEN DAHA KÖR KİMSE YOK

Hoca cebinden çıkardığı bir ayna parçasını dervişin suratına tutar. Derviş gözleri kapalı halde hissetmeye çalışır ama nafile...
- Bilemiyorum.

- Birinci ders:
Bu dünyada görmek istemeyenden daha kör kimse yoktur. Eğer biri görmek istemiyorsa, gözlerini hakikate sıkıca kapatmışsa ona ayna tutman imkânsızdır.
Hoca yavaşça dervişin başını eğer ve bir çamur birikintisine bakmasını ister. Derviş ne kadar dikkatli baksa da gözbebeklerini göremez.

-İkinci ders:
Kendini temizlememiş kimse sana berrak bir ayna olamayacaktır. Etrafında seçtiğin insanların samimi birer gönül yolcusu olduklarından emin ol.
Derviş, hocasının dediklerini dikkatle dinlemektedir. Hoca gölden bir kap temiz su alır ve dervişin önüne koyar. Derviş tam eğilip gözbebeklerine bakacakken hoca hırkasını çıkarıp dervişin başını örter. Derviş:
- Hocam bütün güneşi kapattınız. Karanlıkta hiçbir şey göremiyorum.

- Üçüncü ders:
Zihnin karanlığı kalbin aydınlığına gölge düşürdüğünde ayna işlevini yitirir. Birine ayna tutmak istiyorsan kalbini sevgiye açtığından emin olmalısın.
Hoca hırkayı kaldırdığında derviş kendi gözlerini görebilmeye başlar. Bir süre baksa da gözbebeklerinden birindeki lekeyi göremez.
- Hocam, ben hâlâ lekeyi göremiyorum.
- Sevgili evlat, aslında gözbebeklerinden birinde leke yok. İnsan zihinle baktığında kusur, gönülle baktığında aşk görür. Kendimizle ilgili takıldığımız kusurların çoğu sahte aynaların bize gösterdiği yanılsamalardır. Bir ustanın çırağa karşı en büyük görevi çırağın kalbinde yatan bir usta olduğunu ona anımsatmaktır. Her insanın kalbinde hakikat gizlenmiştir. Bizim görevimiz o hakikate ayna olmaktan başka bir şey değildir.
Anonim.

27 Ocak 2016 Çarşamba

Sevgi & Saygı


Sevgi, saygı ikilemi tuzaklar 

İnsanın sevgi halleri: 
Sevgi salt kavram olarak değerlendirildiğinde çeşitli duyguları da içinde barındırır ki bu duygular insanın ruhi hareketlilik hallerine göre yaşama tezahür eder. Zaman zaman fiziksel bir eylem sonucunda, ya da eylem öncesi yaşam tecrübelerinin bize hatırlattıklarıyla beraber fiili bir anlam kazanırlar ve bulunduğumuz realitede kavramsal bir sıfat oluştururlar. İnsan olmanın var oluşunun getirdikleri; sevinç, hüzün, acı, saadet gibi çeşitli duygular olmakla beraber yaşamda vuku bulan haller bazen sancılı, bazense huzurlu olur ve özde mutlak bir çıkış noktası barındırır.
Bu durum İnsanın yaradılışından ötürü bulunduğu hallerde sıfatına göre değişkenlik gösterir. Değişken bir yoğunluk periyodu olması, içinde analog bir yapıyı barındırmaması anlamına gelmez. Nasıl ki bir şarkının nota ve makamı var ise, insanında sürekli akış halinde olan kendine özgü nota ve makamı vardır. İlk çıkış noktası hep öz olmakla beraber tetikleyen etkenlerin arasında sosyal yapı büyük bir rol oynamaktadır. Yukarıda da değinildiği üzere sevginin özde mutlak bir çıkış noktası vardır, vuku bulduğu ve bunun sonucunda değer kazandığı alan madde plandır. Fakat bu etkileşimin dışa dönük makro tesir bıraktığı hususu üzerinde karar vermek bizi yanıltabilir. Sonucunu gördüğümüz her eylem öze bilinçli bir rapor vermektedir. Öz ancak bu şekilde kendini besleyebilir. Ayrıca kolektif bir bilinç kazandıkça bulunduğumuz karma realitenin yapısını etkilemektedir. Kısacası insan eylemi sonucunda tesir ettiği canlı, cansız her varlığa bir anlam kazandırır.

Bireysel gelişim: 
Dünya düzeninin karmatik yapısından kaynaklanan sebeplerden sevgi zaman zaman art niyetli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanoğlunun korkuları yaşamlarımızda çeşitli periyotlar barındıran egolar atfettirmektedir. Bunların başlıca kaynağı bireyin kendisidir. Birey sosyal yapının ve içinde barındırdığı çeşitli jenerasyonun modelini kendisine ilke edinmek zorunluluğunu hisseder. Genel olarak çekirdek ailede öz sevgiyle başlayan, bağlamında da anne baba ve/veya kardeşi model alan ilişkilerde aile ortamından aldığı çeşitli ilkelerle yol haritasını çizmeye başlar. Bu ilkeler yapı itibarı ile ahlaksal, dinsel, hukuksal diyebileceğimiz çeşitli ana yollara sahiptirler. Böylelikle çıkarları doğrultusunda kendisine baskın bir veya birkaç ana yol seçmek zorundadır. Neye göre dersek; zeka, eğitim, sosyal çevre, cesaret gibi içsel ve dışsal faktörler demek kafidir. Bireyin yaşam içindeki tedirgin bir karaktere ilk ivmeyi kazandıracak durum, kendi gelişimine uygun bir rol kaygısı olma korkusu, varlığını sürdürememe korkusu gibi tedirgin edici sebepler ego yaratarak yaşamda kanser etkisi gösterebilir. Bu da bireyi başarısızlıktan başarısızlığa alır götürür.

Zincirleme etkileşim:
Toplumlar; doğal kaynakları, eğitim düzeyi, ilkeleri, coğrafyası, sanayisi, tarım ve hayvancılığı, jeolojik/jeopolitik durumu ve ülke sınırları ile refah düzeylerinin çıtasını yükseltme çabası içindedirler. Paralel olarak aynı korku bir ülkenin toplum psikolojisini ve yönetimini de etkilemektedir. Bu korkuların başlıca sebebi doğal kaynaklara sahip olma ve ülke sınırlarının korunması adına doğayı hunharca yok etme gelmekle beraber doğanın bir gün tüm insanlığı silkeleyeceği hep unutulmaktadır. İlk bakışta sebep bu şekilde görünse de makalenin bir sonraki bölümünde örtüyü bir miktar daha aralamaya çalışacağım. Gizli rejim sistemlerinin yaşama etkisi: Toplumlar bir çok sistemin pençesi altında akid taraflar olarak cebelleşmektedir. Bazı aç gözlü toplumlar sözde jeopolitik sebeplerden dolayı zayıf ve refah düzeyleri düşük toplumları bir takım sistemlerin arkasına gizlenmiş rejim sistemleriyle sindirmeye çalışmaktadırlar. Tarihin çok eski dönemlerinden gelen aristokrat aileler kara aristokrasi anlayışıyla yerküremizin stratejik coğrafyalarında kendilerine mesken edinmişlerdir. Diğer adıyla burjuva sınıflar olarak tanınan bu aileler dünya kaynaklarını bencilce tüketmektedirler. Kaynak tüketimi başta askeri olmak üzere, tıp, iletişim, bilişim, ulaşım gibi alanlarda üretim sağlamaktadır. Bankalar ve kendi yarattıkları borsa sistemleriyle de çok yüksek oranda kazançlar sağlamaktadırlar. Bağlamında, bugün hızla artan dünya nüfusu ve hızla tüketilen kaynakların yetersizliği insanlara insan gibi yaşamayı unutturmaktadır. Tablo istikrar açısından her ne kadar faydalı bir süreç olarak görünse de tüketilen kaynaklara doğru orantılı olarak toplumunda tüketme isteği olması gerekmektedir. Emperyalist düzenin kurucuları burjuva sınıfı bu işi suni sıcak savaşları da üreterek ilaç ve askeri alanda tüketim zincirini sağlamaktadırlar. İletişim alanında medya da aynı burjuva sınıfının bir portresi olduğu için insanları gerek tüketimde gerekse bilinçaltını yönetme adına yaptıkları dizi, program ve filmlerle kaotik bir toplum yaratma peşindedirler, başarmışlardır. Bu da aileye aile içi şiddet, geçimsizlik, huzursuzluk gibi olumsuz koşulları sağlamakta ayrıca ailenin dağılmasına yol açabilmesi gibi olumsuz etkenleri de yanında getirmektedir. Boşanma oranları dünya genelinde hızla artmakta, hoş olmayan bir tablo açığa çıkmaktadır. Dini ölçeklerde ve ruhsal planları da göz önünde bulundurdukları bu süreç insanların yaradılış gayesini anlama adına çıktıkları tefekkür yolundan uzaklaştırmaktadır. Toplumlar dini kalıpların bozulmaması adına korkularından ötürü yaratanı anlamaktan ve deneyimlemekten çok şekilci, ezberci ve şeraitçi (koşulcu) düzeni kendilerine ilke edinip körelmeye başlamaktadır. Empoze çirkin yüzüyle diğer kuşaklarda da kendini tekrar ettirmekte, insanlar kaygılarından ötürü dini bir araç olarak değil, amaç olarak yaşamlarına katmaktadırlar. İnsanları düşünme tembeli yapan bu durum, her dini toplumda çeşitli tarikatların ve misyoner rejimlerin doğmasına yol açmaktadır. Böylelikle dini alanlarda da toplumsal parçalanmalar gerçekleşerek insanın kendini keşfetmesi engellenmektedir.

Sevginin sindirilmesi: 
Mutsuz olan, yaşam amacını unutmuş ve kendini bilmeyen bir toplum yaratıldığında bu topluma suni mutluluk satmak çok kolaydır. Çünkü topluluk sunidir. Sahne kuklacınındır. İpler kuklacının elindedir. Oyunun başlangıç ve bitiş zamanını kuklacı belirler ve replikler kuklacıya aittir. İzleyicide toplumun kendisidir ve ödeme kuklacıya yapılır. Çünkü birey artık sistemin bir parçasıdır. Giydiği pantolon, koluna taktığı saat, gözlüğü, cep telefonunun markası, arabasının markası bireyin kalitesiyle özdeştir. Böylelikle özden gelen sevgi kanalları tıkanmaya başlamakta yerine kaygı, korku, hırs gibi egolar sevgi üzerinde baskın çıkmaktadır. Yaşam tecrübeleri öze geriye dönük olumlu rapor veremez. Çünkü yaşanılan hayat çok hızlı bir koşuşturmaca içinde sıfırdan başlar, sıfırla biter. Koşulsuz olan sevgi koşullulaşır. Her şeyden karşılık beklenmekte ve sevgi anlamını yitirmektedir.
Böylelikle ‘’Çünkü’’ ve ‘’Eğer’’ türü sevgiler ön plana çıkmaktadır.
-Seni seviyorum, çünkü araban var.
-Seni severim, eğer bana araba alırsan.. gibi örnekler verilebilir.
Diğer bir bakış açısı ile sistemin kucağındaki kelimelerden biri sevgidir. Fakat bilinen sevgiyle pek yakınlığı yoktur. Bu tür sevgi yaklaşımları toplumu sömürme ve beyin yıkama adına yapılan bazı organizasyon yöntemleridir. Sistemden kaçmak için arayış içine giren insanlık yine kendini aynı sistemin farklı bir kolunun içinde bulur. Sevgi, ışık, aydınlanma gibi kamuflajlı sözlerin peşinden sürüklenip gider.

Saygının önemi: 
Doğru şartlar altında bir toplumda toplumsal farklılaşma ve farkındalık gerçekleşebiliyorsa, toplumsal gelişim ve toplumsal ilişki de sağlanabilmektedir. Fakat bu etkenlerin bir düzen içinde gerçekleşebilmesi için bireysel gelişimin kalitesi ön plana çıkmaktadır. Kaliteyi belirleyen statü şüphesiz saygıdır. Saygı çekirdek aileden bireye empoze ettirilmelidir ki karşılıklı etkileşim sağlanabilsin. Empoze demek zorundayım çünkü empoze kelimesi yaşamımızda kalıp olarak algılayabileceğimiz hiçbir kavramın üzerinde bu kadar güzel duramaz. Örneğin; Saygı olursa karşılıklı anlayış olur, doğa korunur, hayvanlar korunur, özveri olur, sevgi özde daha iyi şekillenir, medeniyet ve çağdaşlık olur, dürüstlük olur. Saygı olursa sömürgecilik, hırsızlık, sahtekarlık, dolandırıcılık olmaz…gibi örnekler verilebilir. Görüldüğü üzere saygıyı yaşamımızda en ön plana koyduğumuz zaman bir tampon vazifesi görmektedir. Her birey saygı kalıbını kendi yaşamına aktarma becerisine sahip olabilirse, hayatımızı bizden alan, ‘Tavşana kaç, tazıya tut’ diyen suni sistemleri hırpalayabilecek yegane kalıp olacaktır. Saygı içinde sevgiye de barındırır ki bu çok önemli bir husustur. Yaşanabilir bir dünya için saygı ve sevgi sizlerle olsun.

Yazan : Hakan Özcan

20 Ekim 2015 Salı

AFFETMEK NE DEMEKTİR ? AFFETMEZSEK NE OLUR?





AFFETMEK NE DEMEKTİR ? AFFETMEZSEK NE OLUR?http://kozmikterapi.blogspot.com.tr/2015/10/affetmek-ne-demektir-affetmezsek-ne-olur.html

Affetmek, başkalarının yarattığı koşullardan ve yanlışlardan dolayı kendimize acı vermeye, ya da başkasının bize acı vermesine izin vermemize son vermek demektir.

Affetmek, bir kesiftir… Bir yanlışı silmek değil, affettiğimiz kişiyle aramızdaki benzerliği keşfetmektir.

Affetmek unutmak değildir.. Geçmiş unutulmaz.. Unutmamalıyız da.. Ama geçmişte yapılanların yıkıcı etkisini ortadan kaldırmaktır. Artık acıyı hissetmemektir.

Affetme süreci, yas tutma sürecidir.. Kişi affetse de kaybetme duygusunun ve yaralanma duygusunun acısını hissedebilir. Onarım zaman gerektirir.

Affetmek yapılanları onaylamak, hoş görmek değildir.. Yapılanları önemsiz farz etmek, örtbas etmek, yapılanların kötü olduğunu geçersiz farz etmek ya da o kişinin hakli olduğunu zannetmek de değildir.. Tam tersi “yapılanlar kotuydu.. İncitti ” diyerek ve yüzleşerek yola çıkılır.

Affetmek o kişiye kendimizi daha büyük hissettirerek onu bize karşı borçlu kılmak ta değildir.. Bu bir ego oyunu olabilir ancak.
Affetmeyi seçtiğimizde kimse bize borçlanmayacaktır. Diğer insanin da affetmesini, özür dilemesini, değişmesini ve
Bizim istediğimiz gibi olmasını beklemeyeceğiz. . Çünkü biz ancak kendimizi kontrol etmeye muktediriz..
Bir başkasının seçimlerini kontrol edemeyiz. Böyle bir gücümüz yok..

Affetmek fedakarlık değildir.. Katlanmak hiç değildir.. ” iyilik perisini” oynamak ta değildir.

Affetmemiz için illa o kişiyi anlamamız gerekmez.. Olayları illa hatırlamamız da gerekmez.

Affetmek o ana mahsus bir durum değildir.. Bir süreçtir.. Zaman içersinde sabırla yavaş yavaş olur.

Affetmek bir secimdir.. Amaç bizim öz mutluluğumuz, rahatlamamız, özgürleşmemiz, hastalanmamamız ve hayatimizi sağlıklı ve mutlu yaşamamızdır.

Affetmek, o kişiyi sevmek değil, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil,
O kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil,
O kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil,
O kişiyi suçsuz ya da hakli bulmak değildir.

Affetmeyi gerektiren her yara ve travma, içinde önemli bir dersi de barındırır.
Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşmemiz, yüzleşmemiz gerekebilir. .
Cesurca bunu yapmalıyız.. Zira affetmenin gerçek yolu buradan gecer.

Affetmek öfke ve intikama yatırım yapmaktan vazgeçmektir.
Affetmek kendimize verdiğimiz en büyük armağandır..
ACI, öfke ve çaresizlik hislerinden özgürleşmektir. .. Geçmişe değil, şimdiye ve geleceğe yatırım yapmaktır.

Affetmek kendini yiyip bitirmek ya da kişiye bedel ödetmek yerine, var olan enerjimizi kendimizi geliştirmek için kullanmamızı sağlar.

Gerçek affediş, mazeret uydurmak ta değildir.. ” annem babam yapabileceklerinin en iyisini yaptılar.. Naapsinlar.. Ah canim benim” demek te değildir.

Öfke ve affetmek birbirinin zıttı değildir. Üzerinde birlikte çalışılması gereken olgular ve duygulardır.

Affetme süreci nasıl başlar?… Nasıl affedebiliriz?

1) Önce acıyı, travmayı kabul etmek ve yüzleşmeye kendimizi hazır hissetmek

2) Kendimizi tanımak, bu süreç içersinde bir yandan kendimizi affetmeye de başlamak

3. Basamak: sınırlarımızı çizmek.. Kendimize güvende hissettiğimiz bir alan yaratmak…
Yanı ” tamam.. Bugüne kadar yaptığın yanlıştı.. Kotuydu.. Bana acı verdi..
Ama artık dur.. Bundan sonra buna izin vermiyorum.” diyebilmek ve bu sınırı koymaya karar vermek.

4) Kendi duygusal tepkilerimizle yüzleşmek.. Değişecek olan diğer insan değil, biziz..
Yanı beklenti ondan değil, kendimizden.

5) Öfkemizi kullanacağız. .. Önce kendi öfke ve çaresizlik hislerimizi fark edeceğiz. .
Öfke enerjimizle sınırlarımızı yeniden belirleyeceğiz.

6) Affetmenin kısa yolu, sihirli tarifeleri yoktur.. Bir süreçtir,, sabır gerekir.. Herkes için farklı yaşanır.

7) Objektif olarak bize acı veren durumla yüzleştiğimiz zaman, derin bir mutsuzluk ve yoğun bir öfke,
Korku hislerinden sonra gerçek uyanış başlar ve yeniden sevme gücünü kazanma sansını elde ederiz.

8) Bütün bunları yapmadan affetmeye çalışmak sağlıklı ve yararlı olamaz.
Eğer biz bır cesaret yüzleşmezsek,
Travma kendini değişik kılıflarda, obje değiştirerek yine karşımıza çıkarak tekrarlayacaktır. .
bazen de ” marazı ask” kılıfı altında çıkacaktır karsımıza..
Marazı ask, çocuklukta yarım kalmış öfke ve obsesyonun erişkinlikte yeniden yaratılmış halidir.

9) Duygularımız bilinç altımızın tercümanıdır. .
Duygularımızı dinlemeyi anlamayı öğrenmeliyiz ve duygularımızın rehberliğine izin vermeliyiz..
Acılarımızı dolu dolu yasamadan yapılan affedişler gerçek affediş değildir,
Affettiğimizi söyleriz ama acı bilinçaltına gömülür,
Hiç olmadık yerde hiç olmadık şekillerde farklı objelere yansımalarla patlamalar yasarız..
Bu da bize zarar verir.

10) Affettikçe bir zamanlar gözümüze canavar gibi görünen insanın gittikçe boyutu gözümüzde küçülür…
Bizi bilinçli kırmaya çalışan ya da kotu niyetli davranan, zarar veren kişi
Zaten kendi yarattığı cehennemi yaşamaktadır.
Zaten yaşamında mutlu olsa, kendiyle barışık olsa hiç bunları yaparmı?
Başkalarına zarar verme güçsüzlerin, sevecenlik, affedicilik güçlülerin işidir.

11) Çocukluk döneminin travmalarıyla yüzleşmek çok önemlidir..
Yoksa eşimizle olan yaşantımızda, patronumuzla ilişkilerimizde hemen aynı sorunlar karsımıza çıkıverir..
Örn: çocuğunu sevgiyle boğan kontrolcü ebeveyn,
Kendi doğrularını empoze etmeye çalışan mukemmeliyetçi ebeveyn,
Babaların yonettiği yaşamlar sevgi nefret ilişkisi yaratabilir. .
Bunları bastırmaya çalışırsak ruhsal gelişimin yolunu tıkarız…
Derken önce ruh hastalanır.. Sonra beden.

12) Gerçek affediş, zarar veren kişi için ” sen kendi öfkeni kusuyordun ama bu bana zarar veriyordu..
Artık bana zarar veremezsin.. İzin vermiyorum.. Bitti..
Artık benim üzerimde hiçbir gücün yok. Ben özgürüm.” diyebilmek, hissedebilmek ve karar vermektir.

13) Öfke enerjisinin görevi bize yeniden sınırlarımızı belirlemek gücünü vermektir..
Onun için ikisi aynı süreç içerisinde yaşanır..

14) Acıyı ilaçlarla uyutmaya ve gömmeye çalışmak bir tedavi yolu değildir..
Kendimize yönelik işlediğimiz bir suçtur..
İlaç tedavi etmez sadece semptomları geçici olarak bastırır..
Kökten iyileşme ancak farkındalıkla ve kendini derinden tanıma sureciyle olur..
Bedensel hastalıklar da duyguların hastalığıdır. .
Tedavisi yine duyguların açığa çıkmış enerjisi ile sağlanır.

15) Duyguları ifade etmek bastırmaktan daha sağlıklıdır. .
Ama ideal yol, duygularımızı rehber alarak, onları kanalize edebilmektir. .
Duygularımızı bastırırsak kendimize zarar veririz..
İfade edersek karşı taraf incinebilir. .
Ama kanalize eder yani yüzleşerek sınırlarımızı net bir şekilde çizersek, bu zarara izin vermemiş oluruz.

16) Affettiğimizi nerden anlarız ?
Artık o insandan korkmuyorsak, özellikle de onun da iyileşmesi için duacı isek,
Başına kötü birşey gelsin ya da mutsuz olsun beklentisinde değilsek,
Ve o kişiyi kendisiyle başbaşa bırakabiliyorsak,
O kişinin adı geçtiğinde artık yüreğimizde acı hissetmiyorsak, bilelim ki affetmişiz..
Lütfen bunu farkettiğimiz gün kendimizi kutlayalım..
Ama unutmayalım ki bu bir süreçtir.. Yas sürecidir.. Zaman ve sabır gerekir.. Zoru başarmaktır.

17) Affetmek kimseye yaptığımız bir iyilik ya da yücelik hali değildir…
Sadece kendi ruhumuzu tedavi etme ve iyileştirme sürecidir..

Peki affetmezsek ne olur??

Sürekli bir güçsüzlük, acizlik duygusu içinde oluruz.. Kendimizi sık sık kurban ilan edebiliriz..
Çaresizlik yakınmalarımız hep değişik objeler aracılığıyla gündeme gelir.
Zira tüm onları yapan “kötü kişi ” olacağı için biz otomatik olarak “iyi kişi” konumunda oluruz.
Affetmediğimiz surece içimizde derinlerde devamlı bir haddini bildirme arzusu, intikam duygusu,
Gurur, kıskançlık, pişmanlık, kendimizi hep hakli gösterme çabası, zannedilen bir reddedilmişliğin incinmişliği,
Sevgisizlik, affedemeyeceğine inanma, obur kişinin mutluluğunu istememe gibi negatif duygular içersinde olunur.

Veeee tüm bunların sonucunda:
Hayır deme zorluğu, yani kendi bireysel sınırlarını koyamama,
Farkında olmadan kendini cezalandırma ( çünkü bu duygular, arzular ve hırslar bilincin derinliklerinde “suçluluk hisleri” yaratacaktır ve bilinçaltı ” suçlular cezalandırılmalıdır ” komutu verecektir.)
Güzelliklerden mahrumiyet ve utanç
Zarar verici ilişkiler
Dürtüsel, zarar verici davranışlar
Bağımlılıklar
Kazalar
Hastalıklar
Depresyon
Yabancılaşma, yalnızlık
Büyüyememe
Risk alamama
Mutlu aile kuramama
Başkalarının hayatlarını yaşama vs. vs. olacaktır
Hiçbirşey için geç değildir!
Hepimize affetme gücü diliyorum..

Alıntı / Dr. Şule Tokmakçıoğlu